Ana Sayfa » TARİH » 90 yıl önce yaşanan dram: Milos Kırımı

90 yıl önce yaşanan dram: Milos Kırımı

‘Kurtuluş Savaşı’ sırasında, Yunan kuvvetleri tarafından Bursa ve İnegöl dolaylarından toplanan 4000 kadar vatansever tutsak, Mudanya limanından gemiyle Ege denizinde,Mora yarımadası ile Girit adası arasında bulunan Milos adasına götürülür. Bunların arasında İnegöl’ün Süle köyünden ‘Kuvva-i Milliye’ci bir çetenin kızanlarından olan Mehmet Çavuş adlı bir kahraman da vardır...

 
 
90 yıl önce yaşanan dram: Milos Kırımı

Numan KARTAL

‘Kurtuluş Savaşı’ sırasında, Yunan kuvvetleri tarafından Bursa ve İnegöl dolaylarından toplanan 4000 kadar vatansever tutsak, Mudanya limanından gemiyle Ege denizinde,Mora yarımadası ile Girit adası arasında bulunan Milos adasına götürülür. Bunların arasında İnegöl’ün Süle köyünden ‘Kuvva-i Milliye’ci bir çetenin kızanlarından olan Mehmet Çavuş adlı bir kahraman da vardır. Yazarımız Numan Kartal’ın anılan şahısla 1961 yılının Temmuz ayında yapmış olduğu bu röportajda; gidiş yolculuğu sırasında, kaldıkları adada ve dönüş yolunda yaşanan ilginç ve bir o kadar da acı dolu olaylar anlatılıyor…

Şimdiye dek hiçbir yerde yayınlanmayan bu röportajı siz değerli okurlarımızla paylaşıyoruz. Yaşananları tüyleriniz ürpererek okuyacaksınız. Okudukça duygulanacak, duygulandıkça gözyaşlarınızı tutamayacaksınız. Bu insanlar onca acıya nasıl dayanmışlar diye hayretler içinde kalacaksınız...

Bir yanda ülkelerini işgal eden emperyalist güçler, diğer yanda vatanını koruma uğruna bunlarla savaşan mazlum insanlar..

M. K. Atatürk’ün önderliğinde emperyalizme karşı 1919’da açılan ‘Kurtuluş Savaşı’ üç yıl sonra 1922’de kazanılır. O yıllarda bütün cephelerde meydana gelen çarpışmalarda; 662 subay ve 8505 er olmak üzere toplam 9167 kişi vatan uğruna şehit olmuştur. Aldıkları yaralardan dolayı sonradan hayatını kaybedenlerin sayısı da 53 subay ile 1665 erdir. (1)

Milos adası sürgünü sırasında ve sonrasında yalnızca Bursa yöresinden 2500 şehit verilmiştir. Açıkçası orada bir kıyım yaşanmıştır. Ne yazık ki bu insanlık dışı olay üstü kapalı kalmış, dünya kamuoyuna açıklanmamıştır. Ama o günlerin acıları, hüzünleri, aradan geçen bunca yıla rağmen unutulmamıştır.

‘Kurtuluş Savaşı’ yıllarında İnegöl’le Yunanistan’ın bir adası arasında birçok kimsenin bilmediği hatta duymadığı; ‘Milos Kırımı’ denilen acı bir olay yaşanır. Belleklerden silinmeyen çok acı günler geçirmiştir insanlarımız.

Kurtuluş Savaşı sırasında işgale uğrayan yerlerden biri de İnegöl’dür. O yıllarda İnegöl Belediye Başkanı Laz İsmail Efendi’dir. (2) Cenup Cephesi Kumandanı Refet Bele, düşmana karşı alınması gereken önemleri O’na bildirir. Gerekli hazırlıklar yapılır. Nuri Bey, Hüsnü Bey, İbrahim Bey, Dr. Halil Münir, Dr. Arap Mehmet Ali beylerin aynı sıralarda kurdukları ve düşmana karşı açık açık mücadele veren çetelerin yanında, ‘Kuvva-i Milliye’ yanlısı gizli ‘Gürcü Ali Şebekesi’ adıyla kurulan bir çete de vardır. Sonradan ‘Akıncı’ soyadını alan Çolak Emin (3) ve Zeki Kaptan çeteleri de ortaya çıkmıştır. (4)

Bu yazıda geçen olayları anlatan, Süle köylü Mehmet Ceyhan, Çete Reisi Nuri Bey’in elemanlarından biridir. (Belgelerin asılları 1980 yılında istek üzerine Genelkurmay’a verilmiştir.)

Bir rastlantı sonucu karşılaştığım Mehmet Ceyhan, Milos’ta yaşanan acı olayların görgü tanıklarından biridir. Fizik olarak ortadan biraz daha uzun boylu, elmacık kemikleri çıkık, küçük parlak gözleri ışıl ışıl yanan bir kişi.

İşgalci Yunan kuvvetleri İnegöl civarından kadın, erkek, genç, yaşlı demeden topladıkları 4000 esiri, Mora yarımadasının tam karşısında bulunan Milos adasına götürürler. Bunların arasında Mehmet Ceyhan da vardır. Bunları İngilizlerden kalma derme çatma barakalara tıkarlar.

Bahsi geçen bu olay ve yaşananlar Mehmet Ceyhan’ın anlatımıyla şöyledir:

Bastonu elinde, bir çocuk gibi saygıyla oturuyordu karşımda. Yüzüne baktım.. Derin bir nefes çektikten sonra:

-Kocadık.. Kocadık gayrı. Gıymatımız galmadı. Sen de bilirsin ya.. Kocayan kurt köpeğin maskarası olurmuş, dedi.

-Öyle değil Mehmet Dayı, dedim. Öyle değil..

Yeni bir nefes daha aldı ve derinden gelen bir sesle:

-Söyle evlât. Hadi sor bakalım, diye yanıt verdi bana.

Bir anda dalmışım. Ne diyeceğimi unutmuştum! Büyüleyici gözlerinin içine bakakalmıştım. Keder göremedim o gözbebeklerinde. Gözlerim nemlenmişti onunu bu vakur duruşu karşısında. O da tutamadı kendini. Anlaşılan o ki, o kadar yılın ardından kendisine bir şeyler sorulmasından kıvanç duyar gibiydi.

-Öğrendiğime göre; ‘Kurtuluş Savaşı’na katılmışsın. Kemal Paşa’nın ordusunda düşmana karşı vuruşmuşsun. Başından geçen öyküyü dinlemeye geldim. Anlatırsan beni mutlu edersin.

Uzun yılların kapatamadığı derin yarasını yeniden açmıştım. Gözyaşları sele dönmüştü. Hıçkırıyordu. Cebinden çıkardığı mendille yüzünü ve gözlerini sildi. Kendisini toparlamaya çalıştı. O günler aklına gelince duygulanıp, hüzünlenmişti anlaşılan!. Olayı az çok duymuştum. Kulağıma bir şeyler çalınmıştı!.

Türk ordusu büyük bir taarruz hazırlığındadır. Yunanlılar bunu az çok sezinlerler. Ondan sonra olanlar olur. İngilizlerin maşası Yunan gavuru Bursa’nın her yanında halka zulüm etmeye başlar. Kendilerine karşı koyanları, direnenleri, şüphelendikleri silahsız kimseleri sivil asker ayırmadan, önlerine geleni toplarlar. Savaşın sonlarına doğru bunları; zincirlerle, urganlarla birbirlerine bağlarlar. Ay ışığı olan bir gecede sürerler Mudanya’ya. Toplananlar bir değil, yüz değil, bin değil tam 4000 kişi. Bir gemiye doldurulup önce Selanik’e götürülürler. Halka bunların savaş esiri olduğu söylenir. Orada hayvan damlarına tıkarlar, aç susuz bırakırlar, dayak atarlar. Yani ölmeleri için ne gerekiyorsa yaparlar. Ölenler balıklara yem niyetine denize atılır. Burada bir ay kadar kaldıktan sonra, yine gemiye doldurup Mora yarımadasının güneyindeki Milos adasına götürürler. İngilizlerden kalan barakalara doldururlar zavallı insanları ve kaderlerine terk ederler. Üç ay içinde 4000 kişiden geriye 1500 kişi kalır. ‘Kurtuluş Savaşı’nın ardından tutsakların değişimi sırasında bunlar da anavatana getirilirler. Burada Yaşananlar; romanlara konu olabilecek Yunan zulmünün öyküsüdür. Ama olayın aslını ondan duymak istiyordum!.

Mehmet Dayı bu yapılanlara ‘Milos Kırımı’ diyor. Bundan sonra O’nun öyküsü başlıyor.. Anlatmaya devam ediyor..

            -Bir türkü vardır oğul, der ki:

            ‘Mehmet gider askere.

            Alır gelir tezkere…”

Biz askere gittik amma tezkere alamadık. Bilmezdik tezkere nedir biz. Orduda askerdik, sivillikte yine asker. Yıllarca sürdü askerliğim. Ne Sina Çölü kaldı, ne Arap memleketleri. Her yana gittik, dövüştük.. Yendik.. Yenildik.. Neden savaştığımızı, neden kan döktüğümüzü, bundan kazancımızın ne olduğunu bilmezdik! I. Dünya Harbi’den sonra köye dönüp eve geldik. Bir parça dinlenelim dedik. Derken kendimizi ‘Kurtuluş Savaşı’nın içinde, Kemal Paşa’nın yanı başında buluverdik.

            Sordum kendisine:

            -Hangi cephede, hangi fırkada görev yaptınız?

            Yantı şu oldu:

            -O zaman henüz derli toplu bir ordu kurulmamıştı. ‘Kuvva-i Milliye’ vardı. Çeteler vardı. Ben de arkadaşlarımla birlikte Karakirez’de bulunan çete reisi Nuri Bey’in yanında yer aldım. Mücadeleye girişim böyle başladı..

            -Demek senin savaş öykün bu çeteyle başladı, öyle mi?

            -Evet. Üçüncü Süvari Fırkası, İnegöl’de İbrahim Bey’e bağlı idi. Biz de Karakirez’de çete reisi Nuri Bey’in yanında idik. İstiklâl Savaşı’nın sonlarına doğruydu, Yonan’ın Bursa – İnegöl arasındaki Kazancı Bayırı’na geldiği haberini aldık. Nuri Bey; ‘Emir var, Kazancı Bayırı’ndaki düşmana baskın yapılacak’ dedi. Bunun üzerine Kazancı ile Doma (Şehitler) köyü arasındaki Bostandere Köprüsü’nde Yonan’ın üç tomofolini yaktık. Şoförlerini de öldürdük. Sonra hızla ilerledik. Acıelma’daki Yonan karakolunu bastık. On iki fişeğim vardı. Tüfek Fransız, fişeği Alaman malı. Atar mıydı, ateş alır mıydı bilmiyoruz! Sözde savaşa gitmiştik. Ama gittik, attık. Çarpıştık da..

Düşmana gece baskınlarıyla zayiat verdirir, gündüz dağlarda saklanırdık. Bu baskından sonra da dağa çıktık. Yanımda Süle köyden Nezirlerin İbram vardı. Ben köyün üstündeki meşelikte yattım. Bir ara baktım düşman bizden taraf geliyor. Kaçtım. İbram’ı yakalamışlar. Çete Memet sen misin? Diye sorup, Allah verdi demeyip basmışlar odunu. Ben dağda iken valideyi yakalamışlar. Haberi alır almaz önlerine çıktım, valideyi bıraktılar, beni yakaladılar. Yola koyulduk. Önce Yenice’ye, sonra da Doma köyünün altından Hasan Bey’in Karadere’deki değirmenine götürdüler. Yakalamış oldukları bütün arkadaşları bileklerinden telle birbirine bağladılar. Bizi iyice bir dövdüler. Allah şahidimdir ki anlatması zor evlat. Elimiz ayağımız tutmaz oldu. Bütün bu başımıza gelenler Kirlez’den Boşboğaz Deli Memet yüzünden oldu. Halâ yaylada sağ salim yaşayan bu Deli Memet’in boşboğazlığından çok çektik. Bir casus gibiydi. Her olanı düşmana iletirdi. Her taşın altından o uğursuz çıkardı. Onun ihbarı sebebinden birçoğumuzu yakaladılar. Uzatmayalım, o dayaktan sonra bizi tekrar yola çıkardılar. Çıkardılar amma gidecek takat mı kaldı bizde. Lakin ne yapalım ki yürümek zorundaydık. Başımızda iki gavur askeri.. Biri yavaş, diğeri hızlı gidin diye işaret ediyor. Yavaş gitsen de sopa, hızlı gitsen de.. Sonunda bizi bir tomofile bindirdiler. Bursa İnegöl arasındaki Aksu köyünde indirdiler. İkinci bir kez daha iyice dövdükten sonra ellerimizi çözdüler. Kolumu geri çekmeye çalıştıysam da çekemedim. Vallahi Allah sizi inandırsın, ne tevatürüm ne de yalanım var. Burada kaldığımız 28 gün boyunca durmadan dayak yedik.. Tomofilleri yakan sen misin? Şoförleri öldüren sen misin? Ver Allah ver. Fur Allah Fur.. Etim, kemiklerim haşat oldu. Şöyle bir yerimden doğrulayım dedim, yapamadım. Bizi bir yere tıktılar. Baktık ki burası bir ahır. İçi iki bölmeli idi. Duvarda öbür tarafı gösteren bir pencere bulunuyordu. Orası bir çuvalla kapatılmıştı. Öbür yandaki arkadaşların ne yaptığını merak ettim. Bakmak istedim ama yerimden doğrulamadım. Canımı dişime takıp zar zor kalkabildim. Çuvalı aralayıp içeri baktım. İnan olsun insanların yüzleri, elleri dayaktan kapkara bir deri gibi görünüyordu. Tevatür yapmıyorum. Tanınmaz bir hale gelmişler. Yalanım varsa şurdan şuraya gidemiyeyim.

Dayaktan sonra bizi yeniden sorguya çektiler. Önce ‘kelam-ı kadim’ üzerine yemin ettirdiler. Ne dediysek para etmedi. Tekrar falakaya yatırdılar. Ayaklarımın altını ıslatıp ıslatıp, vur ha vur ettiler. Dayanamadım artık ve el kaldırdım. Konuşmalarımızda aracı olan kişi; ‘Ne var?’ dedi. Doğruyu söyledim böyle yaptınız. Yalan söyleseydim ne yapardınız? Diye soru sordum. Hıncımı alamamıştım. Hicaz’dan dedem geldi, böyle yaptı işte. Tomofilleri yaktı. Şoförlerini de öldürdü, dedim. Konuşmamızı çeviren adam, ‘tilo’ ‘tilo’ gibi bir şeyler söyledi. Baktım kumandan dövmeyi kesti. Bu sözlerim işe yaramıştı.

Günler geçiyordu. Yeni uğraşlar buldular bize. Taş kırmaya götürdüler. Her seferinde de dövüp dövüp getirdiler. Bıktık, halsiz kaldık taş kırmaktan. Bir kurnazlık yapalım dedik. Taşa gitmemek için kollarımı sardım. Açtılar. Görünürde kollarımda bir şey yoktu. Yürüyün bakalım dediler. Yanımıza da bir gavur taktılar. Göze girelim de dayaktan kurtulalım diye, hızlı hızlı yürümeye başladık.. Bize; ‘Ne aceleniz var?’ diye seslendiler. Yavaş yavaş gitmemizi istediler. Nasılsa az da olsa insaniyetli bir gavur çıkmıştı karşımıza. Tabii çok sevinmiştik.

Aradan uzunca bir zaman geçmişti. Aksu’da başımıza yeni bir zabit geldi. Hepimizi sorguya çekti. Bir tabak kağıdın iki tarafı da yazılı. Kendilerince bir şeyler yazmışlar. Kağıtta nelerin yazılı olduğunu soracak oldum, bir gavur eliyle hemen ağzımı kapatıverdi. İmza at dediler. Atamam imza, basarım parmağımı dedim. Bilirdim imza atmasını ama o anda inadım tuttu, atmadım. Parmağımı basarken de şöyle bir burutturdum. Parmak izi mi ne olduğu anlaşılmayan bir iz çıktı kağıda.

Sorgular bittikten sonra bir araba ip getirdiler. Arkadaşları beşer kişilik kümelere ayırıp, birbirlerine bağladılar. Bağlayanların arasında İbram adında Yalovalı bir Müslüman Türk de vardı. Arkadaşlarımızı bağlarlarken biz içeride idik. Bizimle birlikte olan İnegöl Belediye Reisi Laz İsmail Efendi de bize; ‘Çocuklar içeriden dışarı çıkman. Belki ipleri biter de bizi bağlamazlar’ dedi. Gerçekten de ipleri bitti. Ne var ki, yeniden bir araba dolusu urgan daha geldi. Bunlar ip değil, basbayağı kalın urgan. Bizleri bunlarla bileklerimizden sımsıkı bağladılar. Kurtuluşumuzun olmadığını anlamıştık gayrı.

Yolculuk Mudanya’ya

Bizleri tomofillere bindirip. Bursa’ya götürdüler. Akşam olmak üzereydi. Bursa.. Canım Bursa ağlıyor gibiydi. Her yan yanıyordu. Güneşin kızıllığı ufukta kayboluyor, Keşiş dağına düşen son ışıklar cılız bir şekilde parıldıyordu. Babadan yoksun kalmış yetimler, anadan öksüz kalmış öksüzler gibiydi Bursa’nın hali. Keşiş dağı sanki halimize ağlıyordu!.

Burada fazla eyleştirmediler bizi. Çok beklemeden yola koyulduk. Ay ışığı gündüz gibi şavkıyordu. Başımızdaki Yonan askerleri azdı. Birbirine bağlı esirler ise sayılamayacak kertede çoktu. Kaçmak geldi içimizden. Kaçabilirdik de.. Sıraların gerisinden tek tük kaçanlar oluyordu. Muhafızlık yapan Yonan askerleri nedense silah atmıyorlardı arkalarından. Gece vakti silah sesi duyulmasını istemiyorlar sankim! Herhalde Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak istemiyorlardı. Ben de şimdi halen sağ olan Süle köylü Çolağın Ismayıl’a gaçalım, dedim. Şimdi Bursa’da yaşayan Gelene köyünden Hüseyin Çavuş; ‘Haber veririm bak, kaçmayın. Ben sizin yüzünüzden sopa yiyemem’ dedi. Kaçma niyetinden vazgeçtik. Çaresizlik içinde Mudanya’ya geldik.

Mudanya dediğin bir küçük kasaba. Toz toprak içinde. Henüz daha sabah olmamış. Koyu mavi deniz sakin. İnsanlar uykuda. Uyuyabilirlerse tabii. Bizi deniz kenarındaki iskelenin yanına götürdüler. Diz çöktürdüler. Sabaha dek bekledik. Güneşin ışıkları anamızın ak sütü gibi üzerimize düştü. Oh!. Dedik sevindik. Hiç olmazsa gözlerimiz aydınlığa bakıyordu. Ama tenimiz kavruluyor, içimiz burkuluyordu. Açlık ve susuzluk canımıza tak etmişti. Bağırsaklarımız sanki birbirine dolanıyordu. Dudaklarımızı görmeliydiniz. Kuru, çatlak çatlak.. Çarık gibi kupkuru bir deri. Susuzluktan çatlamış dudaklarımız ve kurumuş ağzımız açılmıyordu. Baktık 50 kuruşa su satılıyor. Düşünün ki paranın para olduğu devirde suyun bardağı elli kuruş. Yanımızda paramız vardı. Onları almayı akıl edememişti Yonan gavuru. Aldık suyu ama içemedik. Su boğazımızda kaldı. İçmek için çabaladık durduk. O sırada birisi tekmeyle ağzıma vurdu. Ben bir yana bardak bir yana gitti. Allah’ın lanetlenmiş kulları gibiydik.

Yeni bir yolculuk

Bizleri ite kaka vapura bindirdiler. Yeni bir yolculuk başlamıştı.. Ama nereye olduğunu bilmiyorduk. Tıkım tıklımdı vapurun içi. Sen de bin kişi, ben diyeyim 4000 kişi. Üst baş perperişan, ayaklar yalın, kimsede doğru dürüst giysi yok. Vapurun yolcu kısmı hepimizi almadığından, bir kısmımızı makine dairesine tıkıştırdılar. Belki tevatürdür diyeceksin amma inanki diyeceklerim doğrudur. Merdivenin başına getirilen insancıklar bir tekme ile aşağı itiliyorlardı. Tepe taklak makine dairesine yuvarlanıp gittik. Arkadan da; ‘Yallah eşek cennetine’ derlerdi. Çırpınışları, bağırışları bir görecektin. Yürek dayanmaz. İnsanlığından utanırdın. Bu itilip kakılanların arasında 30 kadar da kadın vardı. Bizleri en çok kahreden de bunlara karşı yapılan muamele idi. Anlatılması güç işkencelere maruz kalıyorduk. Öbür yandan makine dairesinin sıcaklığına dayanamayıp da ölenler hemen denize atılıyordu. Hayatını kaybedenler için ne bir merasim yapılıyor ne de cenaze namazı kılınıyordu. Bacağından tutup sürükleyerek denize atıyorlardı. Kaç kişinin atıldığını hergün sayardık. Yavaş yavaş bizim de sonumuzun yaklaştığını sezinliyorduk! Yolculuğumuz boyunca tam 400 kişi ölmüştü. Denize atılıp balıklara yem edildiler. Yolculuğmuz sırasında vapurun içinde istifra edenler, çişini, kakasını tutamayanlar çok oldu. Böylelerine basıyorlardı sopayı. Pis kokudan durulmuyordu içeride.

Bunca yaptıkları yetmiyormuş gibi, bir gün denizin ortasında göğsümüze süngü dayadılar. Parayı da parayı dediler. Yedi sekiz kayme kadar bir param vardı. Verdim. Utanmadan, sıkılmadan aldılar. Sonra da karşımıza geçip bizleri kızdırmak için martaval anlatmaya başladılar..

‘Dinleyin dediler. Biz Türkler’e ‘çorbacı’ deriz. Yirmi otuz sene önce, Türk mahallelerinde çorbacı, garda diye bağırarak gezerdik. Gündüz karşımıza çıkanlara istediğimizi getirttirip yerdik. Sonra da süngümüzü sofraya kakar, gönlümüzün istediğince sarı lirayı diş kirası olarak isterdik. Vermeyenlerin çocuklarını tutar havaya atar, altına süngü tutardık. Geceleyin karşımıza çıkanları da, yakalayıp uzak yerlere götürüp diri diri boğazına dek toprağa gömerdik Sonra da karşısına geçip üzerine taş atardık.’

Bunları dinleyince bizi daha bir korku aldı. Anlaşılan sizleri de böyle yapacağız demeye getiriyorlardı lafı.

Gemide Yonan askeri de çoktu. Bizi bir şüphe, bir korku aldı. Kendi kendimize iyi bizi esir olarak götürüyorlar da bu askerler neyin nesi, diye kara düşüncelere daldık. İçimizde biraz Yonanca bilenler vardı. Kulak verip, asıl niyetlerini anlamaya çalıştık. Gözlerimi Yonanca bilen arkadaşa çevirdim, bakalım ne habar virecek diyem. Meğer beyim, Türk askeri Gemlik’i almış. Düşünün 1922 yılı ateşle oynanan yıllar. Demek ki; Yonan gavuru kaçıyormuş dedik kendi kendimize. Günler sonra kaçan bu Yonan vapuru ile biz de yolculuğumuzun sonuna yaklaşmıştık.

Selânik’e varış..

Meşakkatli yolculuğumuz Selânik limanında şimdilik sona ermişti. Deniz kıyısına indirdiler bizi. Kemal Paşa’nın doğduğu yer burası bilirsin. Aklıma o pembe ev geldi. Sonra Ali Rıza Efendi, Zübeyde Hanım geldi. ‘Hey gidi koca dünya’ dedim. Sen burada doğ büyü, sonra geç Anadolu’ya. Doğ bir güneş gibi Samsun’dan. Geç Türk’ün başına. Kat önüne Yonan gavurunu sür denize.. Yonan denize doğru giderken kendi kendime dedim ki; ‘Çete Mehmet sen de dedim, bırak ananı Süle köyünde, esir ol Yonan’a, gel Selanik’e. Olacak iş miydi ? Ama olmuştu işte. Kader bizi nerelere sürükledi!..

Selânik bir güzel şehir. Büyük bir şehir. Denizi mavi. Göğü mavi. Duru, dupduru kız gibi bir yer. Anlatırlar ki, vaktın birinde bir gözel kız varmış, Olimpos dağından mı, bilmem nerden inmiş, mavisi kanatlarıyla uçarak. Denize de göğe de rengini veren meğer oymuş! Ondan sonra bu sahiller inciye, şehir cennete dönmüş.

Bu Selanik’te ‘Beyaz Kule’ denilen küçük bir kale var. ‘Yetmiş Beyaz Kule’ diyorlar aynı zamanda. Tam sekiz katlı. Yavuz Selim zamanında yapılmış. Hani Sultan Selim derler ya işte o padişah yaptırmış. Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa da bu kaleyi berkitmiş, derler. Aslında burası bir zindan olarak kullanılmış. Duvarlarının kalınlığı 25 karış. Evvelce denizin içinde iken sonradan karaya bağlanmış. !912’deki eski Yonan muharebesinde konukhane olarak hizmet vermiş. İncecik bir patika ile oraya gidilirmiş. Bizi buraya soktular. Kalenin eski bakımı kalmamış. Rahat edemedik bu yüzden. İki ay kadar kaldık bu daracık kalenin içinde. Doğru dürüst kalınacak bir yeri bile yok.Yatak yok yorgan yok. Bit aldı yürüdü. Üzerimizde gezinen bitler koyun sürüsü gibiydi. Şöyle bir ırgalandın mıydı, avuç dolusu düşerdi yere. Tevatür değil haa, essahtan öyle. Çamaşır yıkamak yok. Gelen giden de yok, arayan soran da. Yemek desen içine mısır unu karıştırılmış ılık su.. O da, günde bir öğün. Bu çileli yaşamdan kurtulmak için ölümü, gönülden arzuluyorduk. Ama insan bu. Dayanıyor be.. Ben; bunca ezaya cefaya nasıl dayandığımıza halâ şaşarım!. Nasıl dayandık, nasıl ölmedik bu işkencelerden bilmem!..

 

Milos adasındaki çile dolu günler

İki aylık çileli yaşantımızın sonunda Yonan’ın kaçtığı haberi geldi. Bir telaş başladı bizim damda. Gavurların biri gelir biri gider oldu. Bundan anladık ki, bütün Selânik’te bir panik yaşanıyordu. Ama niçin olduğunu tam kavrayamadık. O zaman apar topar bizi yeniden gemilere bindirdiler. Nereye gittiğimizi yolda öğrendik. Sizi Milos adasına götürüyoruz, dediler. Neyse bir süre sonra indik o Milos denilen adaya. Biz Milas’a gittiğmizi sanıyorken, baktık ki burası o Milas değil. Yolda bize yalan söylediklerini düşündük Burası başka bir yerdi.

Milos; bir küçük, bir şirin ada. Bir bölümü kayalık ama keyfi yerinde olanlar için cennetten bir köşe. Ada Mora yarımadasının güneyinde, Girit adasının ise kuzeyinde yer alıyor. Anadolu’dan epeyce uzaklardaydık. Çevrede küçük küçük Rum köyleri var. Işıksız köyler bunlar. Yaşantılarına bakarsan, dünya yanıyor ama onların umrunda değil. İnsanların görünüşü öyle. Savaştan, kaygıdan, tasadan uzak yaşıyor buradaki insanlar. Bize;’Kemal Paşa’nın aklına bile gelmez buraları, çürüyün namussuzlar’ deniliyordu. Bizler de artık kaderimize boyun eğmiştik. Gerçekten de çürüyorduk..

İngilizlerin, adada seferberlik zamanından kalma barakaları vardı. İngiliz burayı terk edince barakalar aynen kalmış. Üstleri ziftten kapkara. Sıcak olmaya görsün, barakaların içi fırın gibi oluyordu. İnsan içinde yağ topağı gibi erir. Bizleri bu barakalara kapatıp orada bıraktılar. Yanımda İnegöl’den Kalıpçı Hasan vardı. Kapılar açık olsa da kaçamazsın. Her tarafın deniz nereye gidersin? Gemi yok, kayık yok. Bişeycik yok. Yok.. Yok.. Yok.. Ne yapalım alın yazımız kara yazılmış.

Açlık susuzluk canımıza tak etmişti. Ama ne yapalım ki elden bir şey gelmiyor.. Günde 12 kişiye bir ekmek veriyorlardı. Adam başına kibrit kutusu kadar bir ekmek parçası düşüyordu her birimize. Bir iki yudumda yutuyorduk verilen ekmek parçasını. Bazen arkadaşlarla; bir yudumda yutarsın yutamazsın diye iddialara girişirdik. Yutan diğerinin ekmeğini de alırdı. Bu da her zaman olmuyordu. Açlık ve susuzluktan her gün 30 kişi ölüyordu. Ölüyü yıkamak yoktu. Dini tören de yapılmazdı. Dört kişiden ikisi bacaklarından, diğer ikisi de kollarından tutup denize fırlatırlardı cenazeyi. Ya da denizde yıkayıp sahildeki kumsala gömerlerdi. Kumu kazmaya gerek yoktu. Kumu ellerimizle eşeler, açılan çukura ölen kişiyi koyduktan sonra üzerini kumla kapatırdık. Bazen da köpekler kumları eşeleyip, ölüyü çıkarıp yerlerdi. Bir zaman sonra ortalık insan kemiğinden geçilmez olmuştu. Gezinirken burun deliklerimizi kapatmamıza rağmen kokudan duramazdık. Rum köyleri bizim kaldığımız barakalardan uzakta kaldığından, pis kokular oralara kadar pek ulaşmazdı. Anadolu’dan tam 4000 esir olarak çıkmıştık yola. Çoğu da Bursa’dandı. 30 kadarı da kadındı. Bunlar Bursalıydılar. Bir tanesinin üç tane kızı vardı. Hepsi öldü. 4000 kişiden ancak 1500 kadarı kurtulabildi. 400’ü zaten Selanik’e gelirken yolda ölmüştü. Senin anlayacağın bu ‘Milos Kırımı’nda; 2500 kişi açlıktan, susuzluktan, hastalıktan ve kötü muameleden hayatlarını kaybettiler. Allah rahmet eylesin…

-Mehmet Dayı!. Özellikle insanların açlık ve susuzluktan öldüklerini söyledin. Açlık ile işkenceden ölmeyi anladım da susuzluktan nasıl oluyor? Yiyecek vermedikleri belli de.. Su yok muydu?

Hafifçe başını kaldıran Mehmet Dayı; su olsa da düşman bırakır mı gibilerinden yüzüme bakarak konuşmasını şöyle sürdürdü..

-Savaş görmemiş kimse bunu anlayamaz! Allah rahmet verirse su var oğul. Yağmur yağınca öyle bir sevinirdik ki..Ekmek zaten hiç yok gibi bi şey. Denizin tuzlu suyu içilir mi? İçilmez tabii ki.. Biz de içemezdik. Açlık ve susuzluk içinde kavrulur giderdik. O kadar ki, gündüz deniz kenarına inerdik. Rum köylülerin denize attıkları artıkları toplardık. Bulduğumuz yiyecek parçalarını kemirir dururduk. Bulabilirsek keçiboynuzu çekirdeği, portakal kabuğu falan toplardık. Korkudan köylere gidemiyorduk. Çıkanı dangadanak vururlardı. Zaten çıksan nasıl, nereye gidecen? Rum köylerinde yaşayan halk acaba bize nasıl bakar diye çekinirdik açıkçası. İçimizde bir korku yumağı oluşurdu. Bu yüzden bir yere kımıldayamıyorduk. Ölen ölüyor, kalanlar yaşam savaşı veriyorlardı. Benim yaşamam bir mucizedir. Bak sana halimi ortaya koyan bir şey anlatayım: Kozörenli Demirci Salih öldü. Dediler ki; Demirci Salih’in mezarını kaz. Kıran köyden Hacıoğlu Süleyman’la kumsala gidip mezar kazıyoruz. Kara kara çaputlar çıkıyordu kazdığımız yerden. Ula Süleyman dedim, sakın mezar olmasın bu kazdığımız yer. Hakikaten de mezarmış. Koca bir çukur açtık. Adanın bu bulunduğumuz kısmında ölü gömecek yer kalmamıştı. Sonracığıma Demirci Salih’i getirdiler. Anadan üryan soyduk. Birimiz bacaklarından, birimiz kollarından tutup denize daldırıp çıkardık ve sonra kabire koyduk. Arkadaşım baş ile gövde tarafını ben de ayakları örtüyorduk kumlarla. Az ötede deniz kenarında beyaz soğan benzeri zambak kökü gibi şeyler görünüyordu. Ula dedim kendi kendime.. Diğer arkadaşlar görmeden koparıp yiyeyim bari. Çektim, hars diye ısırayım derken bir de ne göreyim elimdeki bir insan ayağının baş parmağı. Ula Sülüman dedim, eğer kopaydı yiyecektim nerdeyse. Ağzıma götürmek istediğim şey meğer ölü insandan bir parça imiş! Ölümlere ve ölülere alışmıştık. Çok çektik. Böyle şeyler yaşadım ben. Gene de ölmedim. Tam dört ay bu adada çile doldurduk. Sağ kalabilmem bir mucizedir.

Burada yeni bir soru daha sordum:

-Mehmet Dayı!. Bütün bunlara rağmen kendi aranızda şakalaştığınz olur muydu? Gülmeyi aklınıza getirir miydiniz?

Yanıtı şu oldu:

-Alışmıştık artık ölüme. Ölüm bizim için bir çocuk oyunu gibiydi. Bunca çilelere, zahmetlere rağmen yine de şendik. Bazen sanki bir düğün evinde gibiydik. Aramızda türlü oyunlar oynar, kavillerde bulunurduk. Gücümüzü bulmak ve yaşamak için neşelenmenin de gerektiğini biliyorduk. Öyle yapmasak yıkılır giderdik. Daha yaşlı olanlar bizler için ümit kaynağı olurdu. Bizleri neşelendirmek için akla hayale gelmeyecek muziplikler yaparlardı.

Yeni bir soru daha geldi aklıma. Anadolu’da olup bitenlerden haberleri olup olmadığını öğrenmek istedim.

-Peki Mehmet Dayı, esirliğiniz boyunca Anadolu’dan haber alabiliyor muydunuz? Alıyordu iseniz bu nasıl oluyordu?

-Alıyorduk.. Bizim esir arkadaşlar arasında Seyitgazi’den Rum’dan dönme Hakkı Çavuş adında biri vardı. Ara sıra ele geçirdiği Rumca gazeteleri okuyup bize aktarıyordu. Yonan askerinin bilmem kaç tanesinin kayıp olduğunu söylüyordu. Karikatür mü ne koymuşlar gazeteye. Yonan’ın Türk’le çarpışmasını anlatıyormuş. Savaşın ne olacağını, kimin kazanacağını soruyorlarmış. Altına yazmışlar ki; Kemal Paşa’ya sormalı. Gazete de onun ağzından; ‘Ben ne bileyim, dağ başındayım, demiş. Hakkı Çavuş Türk ordusunun kuvvetli olduğunu anlatıyordu. Sağlam döndü sonra Hakkı Çavuş. Bacağına evrak sarıp, Türk ordusunun subaylarına götürürken yakalanıp, esir edilmiş ve bu kafileye dahil edilmiş biriydi 0. Sonra yüz bir sene mapus vermişler. Biz Milos’ta İngiliz barakalarında kalırken çağırdılar onu. Kendi öz dinine dön demişler. Ama hakkı Çavuş kabul etmemiş. Yüz bir değil, iki yüz sene bile ceza verseniz dönmem demiş ve de dönmedi de.

Bir ara İsmet Paşa’yla ilgili sözler edilmeye başlandı. Yaman bir kumandan, çakı gibi bir asker, lafları ortalığa yayılmıştı. Barış görüşmeleri yaptığı duyuldu. Yonan askerleri Kemal ve İsmet paşalardan çok korkuyorlardı. Adeta ödleri kopuyordu. Bizimse, bunları duydukça göğsümüz kabarıyordu. İçimizde bir kurtuluş ümidi belirmeye başlamıştı. Bilirsin kişiyi yaşatan ümittir.

Adadaki ölümler de ayrı birer öykü konusudur. Bayılınca öldü diye denize atılıp, altı gün sonra ortaya çıkanlar.. Kıran köyden Macır Mustafa’ın dayısı bayılmış. Öldü diye denize atmışlar. Dalgalar onu kıyıya atmış. Altı gün altı gece kıyıda öylecene yatıp kalmış. Sonra başıbozuk bir Yonan kopili bunu görüyor ve iç taraflara çekiyor. Sonra buna eski bir çuval veriyor. O da köşelerini delip kollarını geçirerek bunu elbise gibi giyiyor. O gavurun yol göstermesiyle yanımıza çıkageldi. Şaşırmıştık!. ‘Şu Allah’ın işine bak, altı gün altı gece denizde kaldım da yine de ölmedim’ dedi.

Bir gün söyleşirken, bizim Yonan gavurunun yine öfkesi kabarmış. Sopalarla üstümüze geldiler. Fur Allah fur.. Öfkelerini alamayınca, tüfeklerinin dipçikleri ile bize giriştiler. Kafamıza.. Yüzümüze.. Göğsümüze.. Sırtımıza.. Neremize rast gelirse.. Fur Allah fur.. Bir çatırtı koptu ki sorma. Dipçik darbelerinden kafalarımızda sağlam yer kalmadı. Tevatür yapmıyorum. İnanki aynaya baktığımızda kendimizi tanıyamadık. Ula Çete Memet, bu adam sen misin be? Ölmediğime şaştım doğrusu. Nasıl ölmedim diye halâ hayret ederim!.

Bu şaşkınlık içinde bir gün gazata gelmiş dediler. Yeni bir habar var mı ki diye koştuk. Gazeteye sıçan kapanı çizimi koymuşlar, Yonan askeri içine sokulmuş, İsmet Paşa yanı başında, Kemal Paşa da üstünde. İsmet Paşa: ‘Paşam kapağını kapayayım mı? Diye soruyor. O da: ‘Hele elleme de biraz daha içine girsin’ diye karşılık veriyor. Bunu Yonan gazatasında gördük. Anladık ki Yonan gavuru iyice bozulmuş. İşte o zaman; artık ölsem de gam yemem, nasıl olsa bizimkiler öcümüzü almış dedim. Bir mutluluk yayıldı ki içime, anlatamam.

Ne var ki bitmiştik evlat. Bir gün ütüv için, kuru ot toplamaya götürdüler bizi. Mecalim kalmamış artık. Tükenmişim. Yerimden kalkacak takatim yok. Ota asılıyorum, üzerine kapaklanıyorum. Ben otu değil ot beni çekiyor. Yürüyen bir cenaze gibiydim. Başımızdaki Yonan askerine; ‘Gali beni burada kesmen lâzım’. Bir adım bile atacak gücüm yok, dedim. Bir kere daha kutardık canımızı. Gene de şendik. Aramızda oyunlar oynar, kaviller yapardık. Taşlarla, düğmelerle şans oyunları oynardık. Ben çoğu zaman şanslıydım. Arkadaşları cıscıbıl soyardım. Eğlence işte. Başka türlü vakit geçmezdi ki.. Kavil üzerine kibrit kutusu kadar emeği bir sokumda yerdik. Tahtaköprü’den Osman adında bir arkadaş böyle çok ekmek yuttu. Allah rahmet eylesin, öldü. Kasım adında birinin ekmeğini yemişti. Yemişti değil, senin annayacağın bir yudumda yutuvermişti.

Bir de şöyle bir şaka yapardık. Hemen her birimizin cebinde telden bir terazi vardı. Ekmeği böler tartardık teraziyle. Kimseye kıl kadar fazla ekmek gitmesine razı olmazdık. Dağıtımını da çocuklar gibi yapardık. Bana; sen başını çevir derlerdi. Bu kimin olsun? Diye sorarlardı. Kimin adını söylersem o parça onun olurdu. Bi çeşit kura gibi işte. Bazı arkadaşlarla anlaşır, düzgün yeri gelince benim, derdim. Buna rağmen o kadar zaman içinde hiç doyduğumuzu anısamam. Boş midemiz hep guruldardı.

Açlık karşısında çaresizdik. Sonunda hırsızlığa başladık. Kilise bile soyduk. Ne var ne yok hepsini bitirdik. Kulaca’dan Yonan Hasan denen bir arkadaş, burada kendini Yonan taraftarı göstermiş. Kendi köyüne de çok hakaretlerde bulunmuş biri bu. (Şimdi Bursa’nın köylerinde imamlık yapıyor.) Sonra Bursa’dan Polis Ali Rıza, Gırnatacı Memet, Arabacı Ali ve Ömürlü denilen şahıslar eşkiyalık yaptılar. Ömürlü’nün asıl adının ne olduğunu ve nasıl eşkiyalık yaptığını bilmezdik. Biz onu hep Ömürlü diye çağırırdık. Bunlar evleri ve kiliseyi soymuşlar. Gömlek ve çarşaf satarken yakalandılar. Üç ay ayrı yerde mapusta yattılar. Ser Tabip Arap Mehmet Ali Bey, onlara şöyle söylen, böyle söylen diye akıl verdi de öyle kurtuldular. Yoksa orada geberirlerdi.

Kadınlar bizden daha çok zahmet çektiler. Onları kocaları ve kardaşları için Bursa’dan toplayıp rehin götürmüşlerdi. Bizlerin gözleri önünde onları anadan üryan soyarlar ve basarlardı odunu. Bazılarının edep yerlerini dağlarlardı. Bu yapılan insanlık dışı muameleler karşısında yerin dibine geçerdik utancımızdan ve öfkemizdin. Gene tevatür zannetmeyin, gözlerimizden inen yaşlar yeri ıslatırdı yeri. Öyle gözyaşı dökerdik. Önümüzdeki toprak bir avuç çamura dönerdi. Anlayacağın insanlık ayak altındaydı bu batasıca adada.

Bizler ilk esirlerdendik. Bunu her zaman yüzümüze haykırırlardı. Bizimle birlikte getirilen esirlerin çoğu muhtar, köylerin ve şehirlerin ileri gelenleri. Eşraf takımı yani. Büyük çoğunluk sonradan arkadan geldi. Onarı da gemilerle getirmişlerdi. Bunlar gelinceye kadar bizim gruptan pek çok kırılan olmuştu.

Ölülerin çok olmasında; açlık ve susuzluğun yanında kötü muamelenin de payı büyüktür. İnegöl eşrafından Hayati’nin Hüsnü (Hüsnü Güven) sürgüne tutuldu. Ötürek oldu yani anlayacağın. Yerinde duramıyor. Gecede on sekiz kere dışarı çıktığı söylendi. Sekiz on kere ayak yoluna gidenlerin haddi hesabı yoktu. Bir kısmını öbür dünyaya götürüyordu bu sürgün. Anlatılacak gibi değil. Yediğimize içtiğimize bir şey mi kattılar ne anlayamadık gitti. Her ölenin ardından ha bugün ha yarın sıra bize gelecek diye kaygılanır dururduk. Böyle günlerin birinde, bizi buradan kurtaracaklarına dair haber geldi. Daha doğrusu kurtarmak için çalışıyorlarmış dendi. Meğer biz adaya geldiğimizde, Yonan askeri İnönü tarafından bozguna uğratılmış da bize bildirmiyorlarmış. Bundan cesaret alan Selanik Müftüsü de bizi istemiş. Yonan; devletim adına bunları sana veremem, demiş. Velhasılı sevincimiz kursağımızda kaldı. Olmadı.. Olmadı..

Bu haberden sonra üzüntümüz daha da arttı. Yeniden belirsiz bir karanlığa gömüldük. Umutsuz bir bekleyişe.. Ne vakit kurtulcaz, deyip duruyorduk. Korku ve endişe içinde kurtulacağımız günleri düşlüyorduk!. Ne vakit Kemal Paşa’nın başarılarını duyar, o anda sevince gark olurduk. Kurtuluş gününün doğması için durmadan Tanrı’ya dua edip duruyorduk. Yeni doğacak günü hep dört gözle, heyecanla bekledik. Her yeni doğan gün bizim için bir umut kaynağı idi. Her batan gün ise umutlarımızı alıp götürüyordu.

 

Yurda dönüş ve eve geliş…

Ayların, günlerin, karanlık gecelerin ardından, yok olmakta olan umutlarımızın içinden bir gün, o gerçekten beklediğimiz güneşimiz doğuverdi. ‘Mudanya Mütarekesi’ olmuş, varılan anlaşmaya göre kendi yurdunuza döneceksiniz.. Sizleri ‘mübadele’ ile değiş – tokuş edeceğiz, dediler. Bu haberin gerçek mi düş mü olduğunu anlayamadık sevincimizden! Çoğu kere olduğu gibi bu haber de mi yalandı acaba, diye derin düşüncelere daldık. Uçsuz bucaksız denizin ortasında bizi kim bulup ta kurtaracakt!? Böyle şeyler ancak masallarda olur. Yonun gavurunun yeni bir oyunu mu diye kuşkuya kapıldık. Bunca acıların, çilelerin ardından kuşkulanmamak elde değildi.

Sonran kuşkumuzun yersiz olduğunu anladık! Gerçekten de koca bir vapur kıyıya yanaşmıştı. Anladık ki; Mudanya Mütarekesi üzerine bizi mübadele ile koyverecekler. Ama 4000 değil, 1500 kişi olarak. Buna rağmen sevincimiz büyüktü. İçimiz içimize sığmıyordu. Mutluluk gözyaşları döküyorduk. Gözyaşları içinde gemiye doğru ilerledik.. Birer ikişer bindirdiler vapura bizi. Uzun bir yolculuk başladı.. Önce Çeşme limanı yakınlarındaki Urla’ya götürdüler bizi, oradan da İzmir’e gönderdiler. Trenin İzmir’e bir girişi vardı ki görmeliydin. Kahramanlar gibi karşılandık. Aylardır ayrı kaldığımız yurdumuza kavuşmuştuk. Ana kucağına kavuşmuştuk sanki! Çocuklar gibi şendik..

İzmir’de ilk işimiz karnımızı güzelce bir doyurmak oldu. Ekmek, yiyecek boldu. Gözümüz ekmekten başka bir şey görmüyordu. Sonra bir kara tren geldi. Tiz düdüğünü durmadan öttürüp duruyordu. O düdüğün sesiyle içimiz doluyur, üzerimize bir gariplik çöküyordu. Düş mü gerçek mi olduğunu anlayamadığımız bir dünyada geziniyorduk sanki! Hayal alemine dalıp gitmiştik. Anam aklıma geliyordu.. Memleketim, köyüm, toprağım, damdaki kınalı öküzüm burcu burcu burnumda tütüyordu.. Kenarlarda duran çocuklar bize, garip garip bakıyorlardı. İzmir’in önde gelen eşrafı, trenin kalkışı sırasında bizi uğurladı. Ellerimize irili ufaklı paketler tutuşturuyorlardı. Az da olsa gönlümüzü alıyorlardı. Hayır amacıyla hediyeler ve yiyecekler veriyorlardı. Susurluk’a geldik. Buradan itibaren yayan yapıldak düştük yollara. Bursa yönüne kara tren gitmiyordu. Şimdi ne yapayım ben? ‘Hadi Çete Memet, dedim kendi kendime, bacaklarına guvvat. Düştüm yola. Karacaoğlan gibi şu dağ senin, bu dağ benim hesabı hızla ilerliyordum. Derelerden, tepelerden, yaylalardan geçip vardık Kirmastı’ya (M. Kemalpaşa). Burada hayat normal görünüyor. Yollar insan dolu. Dikilmiş çocuklar vardı kenarda, onlara bakıyordum. Üstümüz başımız yırtık, ayaklarımız yalındı. Bu halimizi görenler ayaklarından çarıklarını çıkarıp, hayır için bizlere verdiler. Görenler bize yabani bir hayvan görmüş gibi korkuyla bakıyorlardı. Sonra ne olduysa anlayamadım, çocuklar birden bize doğru koştular. Öteberi vermek istiyorlardı. Anlaşılan anaları, babaları bize yardım ulaştırmak için göndermişlerdi onları. Polisin biri; belediyeyi beklerseniz daha çook beklersiniz, diye bir laf etti. Ben de oraya gelen başka arkadaşlarla yeniden yola çıktım. On dört saatlik yolu birbuçuk günde teperek Bursa’ya ulaştık.

Bursa bir başka göründü gözüme. Sanki o anda on beş yaşında gelinlik bir kız gibiydi. Güzeldi, hoştu, candı, candan da yakın bir azizdi. Eğildim yere öptüm taşını toprağını. Kavuştuğuma binlerce kez şükrettim. Yüz binlerce kez şükürler Tanrım sana...

Burada önce hamama aldılar bizi. Birisi yüzüme baktı durdu. Tanıdıktı. Teyzemin oğlu İsmet de oradaymış. Benim çarıklarımın altı hiç kalmamıştı. Otele götürdüler. Yattık orada. Ertesi gün İnegöllü Tüccar Haldırak Memet’le karşılaştık. Bana yirmi lira verdi. Onu bir güzel harcadık. Üst başı boyadık, ayaklarımızı yamadık anladın mı?

Aklımız başımıza gelmişti. Kendimizi bulmuştuk. Artık gerçekten özgürdük. Mutluyduk. Bu rahatlık içinde birkaç gün Bursa’da dinlendik. Sonra; ‘Artık eve gitmem gerek’ dedim Teyze Oğlu İsmet’e. Yola koyulup İnegöl’e vardım. Ayağım toprağıma basmıştı artık. Gözüm, gönlüm açıldı. Mutluluktan gözlerim yaşardı. Eğilip toprağı öptüm. Toprağın kokusu ekmek kokusu kadar güzel geldi bana. Şükürler olsun ki; Ulu Tanrı’m hamurumun yoğrulduğu topraklara yeniden ayak basmayı nasip etmişti bu garibe.

Doğrulup şöyle bir etrafa bakındım. ‘Hey gidi İnegöl hey’ dedim. Turgut’un yöresi. Turgut Alplerin mıntıkası.. Cerrah’ımı, Çeltik köyümü gözlerimin önüne getirdim. Sonra Alanya (Alanyurt), Süle, Kirlem, Kıranköy, Edebey, Hocaköy, Gence, Gelene, Elmaçayır, Yenice.. diye söylendim durdum. Özlemiştim memleketimi. Köyümün yolunu tuttum sonra.. Kuş gibi uçarcasına yol alıyordum..

Bir akşam kızıllığında köyüm Süle’ye vardım. Derenin yamacında şipşirin bir köydü benim yurdum. Suların çağıltısı, kuşların ötüşleri anamın ninnileri gibi geliyordu uzaktan. Anama, yıllarca hasretini çektiğim toprağıma ve kınalı öküzüme kavuşmuştum. Benim mayam burada yoğrulmuştu. Anamla kucaklaşıp koklaştık, ağlaştık. Bunlar sevinç gözyaşları idi. Oturdum cevizimizin altına. Kınalı keklik misali bir türkü tutturdum.

 

“Çanakkale içinde bir dolu testi,

Analar babalar umudu kesti.”

Anam söze karıştı bu sırada. Oğul ne yalan söyleyeyim umudu kesmiştik artık. Sana ‘öldü’ gözüyle bakıyorduk. Bu gelişin var ya, inan ki sanki yeniden dirilişin gibi oldu. İçi dolu dolu oldu. Türküme devam etmek geldi içimden.

 

“Çanakkale içinde aynalı çarşı.

Ana ben gidiyom düşmana karşı.

Offf!. Gençliğim eyvah.

 

Çanakkale içinde vurdular beni.

Ölmeden mezara koydular beni..

Offf!. Gençliğim eyvah.”

 

Türküyü bitirince şöyle bir aynaya bakmak geldi aklıma. Dört ayda sanki 40 yıl yaşlanmıştım. Bu arada akrabalar ve komşular da gelmişlerdi yanımıza. Biri:

-Ee Çete Memet, Allah seni bize bağışladı. Biz kurtulacağınızı öğrenmiştik amma senin yaşayıp yaşamadığını bilmiyorduk. Daha Bursa’da iken sağ olduğun habarını alınca sevindik. Çok şükür ki kurtuldunuz.

-Öyle ya şükürler olsun Koca Rabbıma ki sağ salim köyümüze gelebildim. Yalnız 4000 kişi gittik. Ancak 1500 kişi olarak dönebildik. Ne yapalım, buna da şükür diyelim.

Herkes başını öne eğmiş ağlıyordu. Parmaklarımı yumruk yaparak, ben de gözyaşlarımı silmeye çalışıyordum o sıra. Elimizden başka ne gelebilirdi ki böyle içler acısı bir zamanda.

-Esir olduk. Sonra zafer kazandık. Vatanımıza, toprağımıza yeniden sağ salim döndük. Birçok insanımızın kemikleri yaban ellerde kaldı. Mezarları bile belli değil!. Tek tesellimiz Osmanlı’nın ardından yeni bir devletimizin ve Kemal Paşa gibi yürekli bir liderimizin olmasıdır. Tanrı ölenlere gani gani rahmet eylesin. Bir daha böyle acılar yaşatmasın bize..

 

Milos Kırımı’nda Ölenlerin Listesi

İstiklâl Harbi’ sırasında İnegöl ve Bursa çevresinden toplanıp Ege denizindeki Milos adasına sürgüne gönderilenlerden, adlarını saptayabildiklerim şunlardır:

1- Mehmet Ceyhan ( D. H.1307 M.1891 – 1975 ) Süle köyünden.

İnegöl yöresi Kuvay-ı Milliye reisi Çolak İbrahim’e bağlı Karakirez çete reisi Nuri Bey’in emrinde görev yapmıştır. Kazancı Bayırı ile Doma (Şehitler) köyü arasında bulunan Bostandere Köprüsü’ndeki Yunan karakoluna ve konaklama yerine düzenlenen baskında yer almıştır. Diğer bir karakol da Acıelma’da bulunuyordu.

2- Büyük Yunus     (1907 -1922 sürgünde) Fevziye köyünden.

3- Küçük Yunus     ( ?     - 1975)               Fevziye köyünden      

4- Şakir Çavuş         ( ?     - 1973)               Fevziye köyünden

5- Kürt Davut         ( ?     - 1969                 Fevziye köyünden

6- Yakup Ağa (Koca Yakup Ağa) Asıl adı Vaşak Vaze’dir. Kafkasya’nın ‘Acara’ kentinde H. 1305 M. 1889’da doğmuştur. ’93 Harbi sırasında ailesiyle birlikte İnegöl’e geliyor. İstiklal Harbi sırasında hizmetleri görülüyor. Ölüm yılı 1963’tür. İnegöl’ün Elmaçayır köyündendir. Burada vefat etmiştir.

7- Nezirlerin İbrahim Doğum ve ölüm tarihleri saptanamamıştır. İnegöl’ün Süle köyündendir. Nuri Bey’in çetesinde yer almıştır.

8- Çolağın İsmail (Gültekin) Doğum ve ölüm tarihleri tespit edilemedi. Süle köyünden.

9- Hüseyin Çavuş   D. H. 1307 / M. 1891 - Ö. 1972 Gelene köyünden.

10- Osman Çavuş     Doğum ve ölüm tarihleri belli değildir. Genci (Turgutalp) köyünden.

11- Kalıpçı Hasan   Doğum v ölüm tarihleri belli değildir.   İnegöl merkezinden.

12- Demirci Salih     Doğum ve ölüm tarihleri saptanamadı. Kozluören köyünden.

13- Dönme Hakkı Çavuş Doğum ve Ölüm tarihleri belli değil Eskişehir Seyitgazi’den

14- Macır Mustafa’nın Agası Osman Doğum ve ölüm tarihleri belli değil. İnegöl – Kıranköy’den.

15- Osman ?             Doğum ve ölüm tarihleri belli değil       Tahtaköprü’den

16- Yunan Hasan     Doğum ve ölüm tarihleri saptanamamıştır. İnegöl’ün Kulaca köyündendir. Yunanlılara ispiyonculuk yapmıştır. Mübadele ile dönüldüğünde, Bursa’nın ova köylerinde imamlık yapmıştır.

17- Ali Orhan (Koca Ali) (D. H. 1314 M. 1898 – Ö. ? )

18- Polis Ali Rıza Bey Doğum ve ölüm tarihleri saptanamadı. Bursa merkezden.

19- Gırnatacı Ahmet Doğum ve ölüm tarihleri bilinmiyor.       Bursa merkezden.

20- Arabacı Ali           Doğum ve ölüm tarihleri bulunamadı.   Bursa merkezden.

21- Ömürlü   ?     Asıl adının ne olduğu öğrenilemedi. Doğum ölüm tarihleri bilinmiyor.

22- Ser Tabip Arap Mehmet (Ali Bey) Doğumu, ölümü ve nereli olduğu belli değil.

23- Hayati’nin Hüsnü     Doğum ve ölüm tarihleri saptanamadı. İnegöl eşrafından.

24- Haldırlak Mehmet    Doğum ve ölüm tarihleri saptanamadı. İnegöllü tüccar.

25- Hakim Cici Bey (Hulisi Altan Bey)   Doğum ve ölüm tarihleri saptanamadı. İnegöllü

26- Nuri Bey (Çete Reisi) Doğum ve ölüm tarihleri saptanamadı. İnegöllü. Sonradan Yunan taraftarı olmuştur.

27- İlyas Çavuş (Dilsiz) Doğum ve ölüm tarihleri belli değil. Karakiraz köyündendir.

28- Yanyalı Doktor Arif Bey Doğum ve ölüm tarihleri belli değil.

29- Cemal Bey   Bursa Belediye Reisi. Doğum ve ölüm tarihleri saptanamadı.

30- Avukat Senih Bey   Doğum ve ölüm tarihleri tespit edilemedi. Bursa merkezinden.

31- Jandarma Üsteğmen Süreyya Bey Doğum ve ölüm tarihleri öğrenilemedi. Bursa’dan

32- Dr. Münir Halil Doğum ve ölüm tarihleri belirlenemedi. Bursa Sağlık Müdürü

33- Hafız Vahit             Doğum ve ölüm tarihleri belirlenemedi. İnegöllü.

34- Hacı Nezir Efendi Doğum ve ölüm tarihleri belirlenemedi. İnegöllü.

35- Terzi Osman          Doğum ve ölüm tarihleri belirlenemedi. İnegöllü.

36- Hafız Abdullah       Doğum ve ölüm tarihileri belirlenemedi. İnegöllü.

37- Telci Nuri               Doğum ve ölüm tarihileri belirlenemedi. İnegöllü

38- Osman Nuri           Doğum ve ölüm tarihleri belirlenemedi. İnegöllü.

Otuz yıl önce bir bakkaliye şirketinde çalışıyordu. (1930’lu yıllar)

39- Mustafa Güngör     Doğum ve ölüm tarihleri belirlenemedi.   İnegöl eşrafındandır.

Kaptan’ın kayınpederi, emekli ilkokul öğretmeni Fehamet Hanım’ın da babasıdır.

40- İlkokul Öğretmeni Zehra Hanım Doğum ve ölüm tarihleri belirlenemedi. Kuvva-i Milliye’ye hizmet ediyordu diye Milos adasına sürgüne gönderilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Bursa Demirtaş İlkokulu’nda öğretmenlik yaptı. Kısa bir süre de Belediye Reisliği’nde bulunmuştur. Bursalıdır.

41- Mülazım Hulisi Alpan Doğum ve ölüm tarihleri saptanamadı. Bu kişi; Dr. Hali Münir ve Dr. Arap Mehmet Ali Bey ile birlikte, ‘Gürcü Ali Şebekesi’ adıyla ‘Kuvva-i Milliye’ yanlısı gizli bir teşkilat kurmuşlardır. Kendisi Bursa merkezindendir.

(1) Anadolu İhtilali, Sabahattin Selek, s. 109

(2) O zamanki İnegöl Belediye Başkanı ve Kaymakam Vekili. M. K. Atatürk’ün isteği ve Refet Bele Paşa’nın çektiği telgrafla bu göreve atanmıştır. Yunan kuvvetleri tarafından Selânik’e sürgüne gönderilmiştir. Kereste ticareti ile uğraşmıştır. Sonradan ‘Bilgili’ soyadını almıştır. 1954 yılında vefat etti.

(3) XX. Yy. ın başlarında Makedonya’nın Manastır şehri dolaylarında korku salan ünlü bir eşkıya idi. Bunun gibi bütün eşkiyalara karşı mücadele başlatan Resneli Niyazi Bey; bir kısmını pusu kurarak öldürmüş, bir kısmını da yakalayıp cezalandırmıştır. Aynı şeylerin kendi başına da gelebileceğini düşünen Çolak Emin korkusundan, Anadolu’ya kaçmıştır. Kurtuluş Savaşı’nda İnegöl taraflarında düşmana karşı mücadele vermiştir. Gösterdiği bu yararlılıklarından dolayı eski suçları affedilmiştir. Cerrah köyüne yerleşmiştir. ‘Akıncı’ soyadını almıştır. Bu röportajın yapıldığı sırada iki kızı hayattaydı.

(4) ‘Kurtuluş Savaşı’ sırasındaki kahramanlıklarının yanında, eşkiyalık da yapmıştır.

Yeşil Bursa Dergisi - Sayı 5

 

İlgili Haberler
left
right
 
 
1 Ocak 2015 Perşembe 16:26
 
 
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
 
 
Röportajlar
Geri İleri
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
 
 
Anket
Bursa'nın marka değeri sizce hangisi?
Uludağ
Yeşil Türbe
Ulu Cami
Muradiye Külliyesi
Cumalıkızık
Kaplıcalar
Emir Sultan
Karagöz ile Hacivat
Kapalıçarşı ve Hanlar
Bursaspor
 
 
 
 
 
 
Arşiv
 
 
Kurumsal

İçerik

Haberler

Yerel Yönetim

Teknoloji

Yukarı Çık