Ana Sayfa » MAKALELER » Balkan kültüründe ve şiirinde Osmanlı motifleri

Balkan kültüründe ve şiirinde Osmanlı motifleri

Hanko Hala, menşei itibariyle belli ki Arnavut bir halaydı. Ancak düşünce tarzıyla o bütün bir Arnavutluk, Rumeli, Bosna ve Anadolu; daha doğrusu bilcümle Osmanlı hanımlarının timsaliydi, sembolüydü bize göre…

 
 
Balkan kültüründe ve şiirinde Osmanlı motifleri

Nusret İ. MORİNA

Hasbelkader duygusal mizaca sahip bir Osmanlı torunuyum. Dolayısıyla da geçmişimi hatırlatacak, ona ışık tutacak her nerede bir kitap, bir çeşme, bir köprü, han, hamam, câmi, medrese veya Osmanlı’ya ait adını zikrettiğim daha nice hars ve kültür hazinesini görür veya hatırlarsam, onu elbette babamdan kalma kendi öz malım, müktesebatım gibi kabullenir, önünde âdeta diz çökerim. Üstüne üstlük, bu kabil hâtıralar dünyanın hangi ucunda olursa olsun, orasını da kendi gök kubbem olarak telâkki ederim. Öyle bir medeniyetin mirası ki bunlar, günümüzün süper güçleri dahi yaka yıka bir türlü bitiremiyorlar…

İşte yukarıda ifade etmeye çalıştığım, bizi ilgilendiren hâtıralardan birine de Vlora’lı (Avlonya) ünlü bir şair olan Ali Asllani’nin (1884-1966) Tiran’da 1942 yılında yayınlanan Hanko Hala yani Hanım Hala adlı o meşhur manzumesinde rastladım. Manzumenin başkahramanı olan Hanko Hala, canlı ve mizahî bir üslupla çok sayıda Osmanlıca-Türkçe kelimeler kullanarak eskiye dönük sadakat ve bağlılıklarını hararetle savunurken, yeniye, yeniciliğe ise yine en sert bir dille karşı koyup meydan okuyordu. Yani söz konusu manzume, eski ile yeninin çatışmasını dile getirmekte. Bu açıdan konusu ne kadar çarpıcı da olsa bir yana, esas ilgimizi çeken; yüzlerce Türkçe kelimeler, motifler vesaire.. Vesaire..

Bir şair olmamama rağmen gönül istedi ki Arnavutça konuşan ve fakat Osmanlıca düşünen, beyan ifade eden iş bu sevimli ve ateşîn Hala’yı beş altı asırlık müşterek beraberliğimizin hâtırası nâmına kendisini bir de Türkçe konuşturalım. Ve işte göreceğiniz üzere iyi kötü konuşturduk. Ama beğenir veya beğenmezsiniz; takdir sizlerindir değerli okuyucular.

(Bu yazı; Hanko Hala Manzumesi'nin 2003 yılında yayınlanan ilk baskısından alınmıştır.)

 

Hanko Hala, menşei itibariyle belli ki Arnavut bir halaydı. Ancak düşünce tarzıyla o bütün bir Arnavutluk, Rumeli, Bosna ve Anadolu; daha doğrusu bilcümle Osmanlı hanımlarının timsaliydi, sembolüydü bize göre… Dolayısıyla bizlere kendi öz halalarımızı hatırlamamıza güzel bir vesile oldu. Aramızdan eski ve orta kuşaktan olanlar bilir; kim halası, teyzesi veya büyükannesiyle çocukluğunu yaşamışsa onları pek âlâ hatırlar ve onlar Türk’ün Osmanlı’nın yetiştirdiği, gökten meleklerin dahi gıpta ettiği elleri öpülesi, her üstün hürmete layık, manevî değerlerine sıkıca bağlı hanım halalar, hanım ninelerdi!…

“Hanko Hala” adlı şiirin baştan iki dörtlüğü şöyle:

 

“Hala almış maşayı ateşi kutsar, atar – tutar.

Zeytin kütükleri gazapla dehşetle yanar.

Hele yongalar, alev alev çok daha müthiş..

Aman bacım şu ateş, kışın pek sevilirmiş!

 

Hay ağzına sağlıcak, kim ilk demişse kardeş.

Canım, ciğerim kocam, canım ciğerim ateş.

Sofranda tek ekmeğin olsun, başka hiçbir şey.

Ancak, ocağında ateş ve dağ gibi bir de bey.”

 

Evet, o necip Türk milleti ki tarih süreci içinde Din-i İslâm’ı kucaklamış, bununla da yetinmeyip bu yüce dinin potasında eriyerek Selçuklu-Osmanlı sentezi olarak zuhur eder etmez dünyaya adâlet nizamını yaymak için dört bir yanda at koşuşturup ardından da anâsır-ı muhtelifeyi âdeta bir mıknatıs gibi celp ederek ihtişamlarına ihtişam katmışlardı. Ve böylece şu koca dünyanın üç kıtasına beş yüz yılı aşkın bir dönem için huzur ve adaleti sağlamışlardı. Evet, hiç abartmıyorum: Dünya dünya olalı (Asr-ı Saadet hariç) bu adaleti hiçbir zaman görmemişti…

Bir tarihçi olmadığıma göre burada tarihçilik falan yaptığım yok. Zaten öyle bir amacım da yok. Esas sorgulamak istediğim; Osmanlı’yı asırlarca muvaffak kılıp ayakta tutabilmiş olan hangi nizamdı o nizam ve hangi ruhtu o ruh?... İşte benim üzerinde durmak istediğim hususlar bunlardır. Ve özellikle de Osmanlı aile nizamı, töresi, adâb ve erkânı ki yaklaşık bir asır geçmesine rağmen hâlâ unutulmuş değil. Burada çocukluk dönemimde yaşadığım bazı hâtıralarımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Osmanlı’nın yetiştirdiği o çınarlar misali bahadır adamları küçükken görmüştüm. O Çanakkale gâzilerini, Yemen askerlerini… Kulaklarım onlardan neler işitmişti neler!

Dönem, Tito dönemiydi. Rejim, kendine itaati kimi ikna ile kimi icbar ile şiddet ve işkenceye başvurarak sağlamaya kalkıştığı sıralarda ahâli, Osmanlı’ya bağlılık ve sadakatlerini her fırsatta açığa vurmaktan çekinmezlerdi. Mesela herhangi bir mecliste, düğün veya dernekte, sohbet esnasında, büyük köy odalarında herhangi bir padişahın ve özellikle de Sultan Abdülhamid Han’ın isimlerinin zikredilmesi halinde oradakiler ayağa kalktığı gibi: “i kofshim falë babës mbret!” (Padişah babamıza hamd olsun!) diye haykırırlardı. Hâlbuki işin acı tarafı, o sıralarda oralarda ne bir padişah vardı ve ne de onu temsil eden bir kimse. Osmanlı sahneden çekilip tarihe kavuşmuştu çoktan…

İşte Osmanlı’ya karşı geniş kitlelerin tutumu aşağı yukarı buydu, hep böyleydi. Öte yandan hâmisiz kalan iş bu aynı halk, hayatın her kâbuslu ve çalkantılı döneminde çaresizliğin acı ifadesi olarak hüzün, şikâyet ve yakınmalarını şöyle dile dökerlerdi: “Osmanlı, bu yerlerden gitti gideli bizler babasız, hep öksüz ve yetim kaldık. Şimdi gelen geçen istediği gibi oyun oynar bizlere. Üstelik bunları da demokrasi, özgürlük ve adalet nâmına yapmaktalar…”

Bütün bu anlattıklarım hikâye değil; bunlar çırçıplak gerçekler. Bu haksızlıklar ve çifte standartlar, doğum yerim olan Kosova’da bugün bile (2003) yaşanıyor. Bir tek örnek vereyim: Batılı Koalisyon Güçleri’ne ait sıradan bir trafik polisi aylık maaş nâmına 3000 € üzerinde bir meblağ alırken garibim benim hemşehrim ancak ve ancak 200 € alabiliyormuş. Tabii işittiklerim gerçekse… Soruyorum, adalet bunun neresinde? Bu hususla ilgili bir de orada konuşlandırılmış Türk askerlerine, bizim Mehmetçiklere dair işittiklerimi aktarayım. Kosova’nın istikbâli, eş dost arasında tartışıldığı bir esnada, Arnavut bir arkadaşım şöyle bir görüş ifade etti: “Efendim, şu batılı güçler görevlerinin tamamını Türklere devrederek çekilip gitse bizler kısa bir süre içinde bu çıkmazdan kurtulurduk. Türk’ün ilgisi bir başka oluyor bizlere… Her alanda yardımcı olmaya özen gösteriyorlar. Dahası, gayet samimi olarak kaynaşıyorlar. Sözün kısası bizlerle hemdert oluyorlar!”

Böylesi bir tespit karşısında gururlanmamak elde değil elbet. Demek ki Türk âsalet ve âdaleti tekrar tekrar dünya kamuoyunda kanıtlanmakta. Ve özellikle de mağdur halkların iltifatına, sevgisine mazhar olmakta.

Bunun devamlılığını sağlayabilmemiz için bizlere terettüp eden başlıca görev ise her hal ü kârda şanlı mâzimizin izinden gitmektir. Şöyle bir sorunun cevabını hep arar dururum: Osmanlı’nın o hangi tılsımlı sözleriydi ki bunca farklı etnik halkları asırlarca iç içe, kardeş kardeşe nasıl yaşatmıştı? Bunun sırrı neydi acaba? Kanaatime göre Osmanlı’yı başarılı kılan, onların başlıca bir de şu vasıflarıydı: Üstün hizmet ve adalet anlayışı. Allah sevgisi yanında, Allah korkusu da yerleşmişti elbet. İşte Osmanlı’nın stratejisi, mihenk taşları, gerçek silahları bunlardı.

Osmanlı aile yapısına gelince şu kadarını söyleyeyim: Onları güneş hiçbir zaman uykuda yakalayamazdı. Rızık, bol bereket, sabah ezanlarıyla seher vakti kuşların cıvıldamasıyla başlar diye bu düstura göre çocuklarını yetiştirmeye özen gösterirlerdi. Ancak bu görüşlerimiz zannedilmesin ki yavan sözlerden ibaret veya işin edebiyat tarafıdır. Efendim, bir şeyi bilmek başka, onu yaşamak tamamen başka bir şeydir. Ne demek istediğimi açıklığa kavuşturmak için sizlere rahmetli öz halamdan canlı ve çarpıcı bir örnek vereyim.

Yaz günlerinde harmanlar dövülürken, halam henüz çocuk yaşta olmasına rağmen orucunu sıralı olarak tutarmış. Bir gün nasılsa susuzluktan çok zora gelmesi üzerine yaşlı bir ninenin ısrarıyla birkaç yudum su içip orucunu bozmuş. Sonraları hatta birkaç defa kefaretiyle beraber kaza etmiş etmesine ancak yine de, hep aynı pişmanlık hep aynı korku duyguları içinde son nefesini tüketmişti; günahkâr yüzümle Rabbimin huzuruna nasıl çıkacağım diye?…

İşte Osmanlı Halası dediğimiz halaların ekseriyeti böyleydi. Hepsinde Allah korkusu had safhadaydı. Allah korkusu yok olursa ne olur diye sorarsanız dinleyelim hemşerimiz Mehmet Âkif’i, İstiklâl Marşı şairimizi:

 

“Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdan,

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır;

Yüreklerden çekilmiş farz edelim havfı Yezdan’ın

Ne irfanın kalır tesiri katiyen ne vicdanın.”

                                                       (Safahat)

 

Bu vesile ile gönüllerinde Allah sevgisi ve korkusu taşıyan bu halaların torunları olduklarını özlemle, şuurla idrak ederek onlara layık olabilmek için can atanları; halalarımızın manevî huzurlarında kendilerini tebrik eder, alınlarından öperim.

Evet, şahsiyetli, haysiyetli kişiler olabilmemizin tek yolu, manevî değerlerimize yeniden sarılmaktan geçer. Öyleyse haydi canlar; Horasan Erlerinin himmetiyle, Mevlânalar’ın, Hacı Bektaşlar’ın, Yûnuslar’ın keskin nefesleriyle yeniden canlanalım! Biz biz olalım, sevelim sevilelim… Kutsal kitabımız diyor ki “Yeryüzünü sâlih kimseler tevarüs eder…”

Bizler Ertuğrullar’ın, Yavuzlar’ın, Kanunîler’in, Fatihler’in torunları değil miyiz? Tarih tekerrürden ibarettir. O halde silkinip gafletten uyanmalıyız artık !...

Aşk ağlatır, dert konuşturur derler. Gördüğünüz gibi sözcüğüm aldı başını gidiyor, neredeyse konumuzu aşmak üzere… İyisi mi, ona dur deyip yeniden konumuza dönelim. Aslında konuya dönüp şiiri tahlil etmek gibi bir niyetim yok. Zaten el-ma’nâ fî batni’ş-âiri diye Arapça bir deyim var. Yani şiirin anlamı, şairin derûnunda saklıdır. Bundan dolayı, şiirin anlamını okuyucuların zevkine havale etmeyi daha uygun buluyorum. Ancak bir iki mısrasına değinmeden geçemeyeceğim. Şöyle ki, Hala, şahsiyetli, güvenilir kimselerden bahsederken: “Mührün ta kendisiydi o kararlı sözleri” diyor bir mısrasında. Yani onun zamanında insanlar ekseriyet itibariyle dürüsttüler. Birbirlerine inanır, güvenirlerdi. Ahde vefâya titizlikle sadık kalınırdı. Borçlanmalar bile farklıydı. Aslında borç için hiç kimse kimsenin kapısını da çalmazdı. Borç istenmez bilâkis ihtiyaç sahibine eş dost tarafından teklif edilirdi. Mesela evinin temelini mi attın? “Kolay gelsin, hayırlı olsun” diyenlerin arasından birileri çıkıp inşaat sahibini şöyle bir kenara alır, cebindeki parayı adama uzatarak “al şunları, belki lazım olur” diye, “Allah sana, sen bana…” İhtiyacı olanı alır ve fakat bir an önce iade etmenin çaresine bakardı. İhtiyacı olmayansa nezâketle teşekkür ederek borcu kabul etmezdi. Ya şimdi, şu bizim sözlerimize ne dersiniz: Allah aşkına, kimin kime güveni kaldı ki? Adam yirmidört saatine beş paralık bir borç için olsa dahi mukaddesât nâmına neler varsa hepsine yemin edip parayı koparabilirse ve bir yıl sonra geri alabilirsen sana yine “gözün aydın” derler. Bir de Hala’nın şu mısraları var. Hani ona gelini:

 

“Varsa paran Hala, sokmadan başını derde,

Sakla bir bankada, o en güvenilir yerde.”

dediği zaman, Hala cevaben demişti ki:

 

“Sâf gelin, duymamış eskilerin şu sözünü:

Ey akıllı! Aptalın ye malını mülkünü.”

 

Yani, daha açık bir ifadeyle Hala sanki şöyle diyordu: Bankacılar, hortumlar sâf kimselerin parasını pulunu, yer, yutar!!! Bundan dolayı devamında diyor ki paraların en güvenilir yerleri, bankalar değil kemer içleri, yastık altlarıdır. Hala’nın bu uyarıları günümüzde dahi geçerliğini korusa gerek. Ne dersiniz, hani, daha on yıl önce, bankacılar, Arnavutluk’taki bir hükümetin başını yemediler miydi?

Söz konusu şâirin pek çok şiiri vardır. Bunların arasında Arnavut Düğünü adlı olanı başta gelmektedir. Hemen şunu ifade etmek isterim ki, bu şiire Arnavut Düğünü değil de, “Osmanlı Düğünü” diye başlık atılsaydı ne fark ederdi? Bence hiç, ama hiçbir şey. Neden mi? Çünkü şiirde de görüleceği gibi tasvir edilen düğün, bütün teferruatıyla, bütün gelenekleri ve görenekleri itibariyle aynı zamanda bir Osmanlı düğününün ta kendisi… Şiirin baş tarafından birkaç satırı şöyle:

“Tarihi belli olmuş Pazar günü üç Ocak.

Hayırlı uğurlu olsun ve kademli ayak!

Haber yayıldı, işte düğünümüz başladı.

Hanımlar, hanımcıklar her yandan coşup taştı.

Akarak dalga dalga, dalgalar köpüklerle..

Allanıp pullanarak binbir çeşit süslerle.”

 

Söz konusu coğrafyada yetişen şairlerin arasında Ali Asllani ve Nâim Frashёri gibi Müslüman olanlarının bize yakınlığı yine de anlaşılabilir iken, eminiz ki okurları asıl duygulandıracak olan Aleksa Şantiç (1897-1924)’in inançlı bir Hıristiyan olarak, Müslüman komşularının yaşantılarına gösterdiği hassasiyet ve saygıyı şiirlerine aktarma şeklidir. Özellikle, ‘Burada Kalınız!...’ adlı şiiriyle Müslümanların mecbur bırakıldığı kitlesel göçe sessiz kalamayışı çarpıcı bir örnek sayılabilir. Anılan şiirin ilk dörtlüğü şöyle:

 

            “Burada kalınız!.. Elin güneşi derler,

            Isıtmaz kendi güneşimiz gibi beyler.

            Acıdır ekmek lokmaları ötelerde,

            Eş, dost ve kardeşin olmadığı bir yerde.”

 

            ‘Mamuşa Destanı’ adlı şiirden iki dörtlükle yazımı bitiriyorum:

 

            “Hele bir gözleyelim bak karşıdan,

            İşte, nerdeyse her şey ayan beyan.

            Göze çarpar camiyle minaresi.

            Osmanlı’dan kalma saat kulesi.

 

            Ayakbastı borcum var bu yollara.

            Selam olsun çakıllara, tozlara!...

            Rahmet yağsın kabirde yatanlara!..

            Esenlikler hayatta olanlara!..”

 
26 Ocak 2015 Pazartesi 19:51
 
 
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
 
 
Röportajlar
Geri İleri
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
 
 
Anket
Bursa'nın marka değeri sizce hangisi?
Uludağ
Yeşil Türbe
Ulu Cami
Muradiye Külliyesi
Cumalıkızık
Kaplıcalar
Emir Sultan
Karagöz ile Hacivat
Kapalıçarşı ve Hanlar
Bursaspor
 
 
 
 
 
 
Arşiv
 
 
Kurumsal

İçerik

Haberler

Yerel Yönetim

Teknoloji

Yukarı Çık