Ana Sayfa » MAKALELER » Bursa hanları ve çarşıları

Bursa hanları ve çarşıları

Bursa, Osmanlı Devleti’nin erken devirlerinin ekonomisi ve sosyal hayatında önemli rol oynayan payitaht şehir. Bursa Hanları ve çarşıları deyince, çok kapsamlı bir tabirden bahsediyoruz. Han, çarşı, kervansaray, kervan, bezzazistan, bedesten velhasıl dilimizde kullanılan alışveriş ile alakalı, ticaret binaları ile alakalı ne kadar tanım varsa, hepsi bizde vardır.

 
 
Bursa hanları ve çarşıları

Doğan YAVAŞ

Bursa, Osmanlı Devleti’nin erken devirlerinin ekonomisi ve sosyal hayatında önemli rol oynayan payitaht şehir. Bursa Hanları ve çarşıları deyince, çok kapsamlı bir tabirden bahsediyoruz. Han, çarşı, kervansaray, kervan, bezzazistan, bedesten velhasıl dilimizde kullanılan alışveriş ile alakalı, ticaret binaları ile alakalı ne kadar tanım varsa, hepsi bizde vardır. Tabii buna bakarak, “Türkler göçebe bir kavim idi, dolayısıyla böyle ticari işlerden ve yapılardan anlamazlardı” diye, geçmişte yapılan yorum ve eleştirilerin artık geçerliliğini yitirmiş olduğunu da anlıyoruz. Çünkü biz biliyoruz ki, Türklerin ilk şehirleşmeye başlamaları Uygurlar zamanında olmuştu. Uygur kağanları kervan yürütüyorlardı ve kervanlardan elde ettikleri gelirler sayesinde devletin ayakta kalacağına inanmışlardı. Hem halkın refah seviyesini yükseltmek hem de orduyu beslemek için ekonomik yönden kervanın getirisine büyük ihtiyaç vardı. Dolayısıyla biz bu ticaret konusuna yabancı değiliz, daha Anadolu öncesinde de ticaret ile uğraştığımız için Türkistan’daki kervan yolları üzerinde onlarca hanlar ve kervansaraylar da inşa etmişiz. Yani gerekli alt yapı, Anadolu’ya gelmeden önce bizim kültürümüzde zaten vardı ve hazır durumdaydı, onun için de Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında gelişmiş plan şemasına sahip ticaret yapılarının inşa edilmesi zor olmadı.
Peki Anadolu’ya gelince çok daha önemli bir durum ortaya çıkıyor. Biliyorsunuz Anadolu, medeniyetlerin beşiğidir ve Asur ticaret kolonileri ilk defa Anadolu’da yerleşmiştir. Milattan önce 3 binli yıllarda yani günümüzden 5 bin yıl kadar önce Asurlu tüccarlar, Anadolu’da bulunan ticaret kolonileri, yani pazaryeri kurmuşlar. Bu ilkel alış veriş yerlerine karum diyoruz ve ilk kurulan pazaryeri de Kaniş Karumu’dur. Kaniş Krallığı’nın topraklarında kurulduğu için bu ismi almış. Bugünkü adı ile de Kültepe denilen yer. Neresi burası; Kayseri ili dahilinde, yani Kayserililer Anadolu’nun ilk tüccarları, onun içinde bu yörenin insanları bilhassa Kayserililer ticaret yatırımında girişimci olarak bilinirler ve bu özelliklerini hala devam ettirmektedirler. 
Anadolu Selçukluları ve sonrasında diğer Anadolu beylikleri de birikimlerini bu topraklarda değerlendirmişler. Anadolu’da yüzü aşkın han ve kervansarayın inşa edilmiş olması ticarete ne kadar önem verildiğinin göstergesidir. Ama Osmanlı’ya gelince, Osmanlılar bu konuda bayağı şanssız çünkü diğer beyliklerin hepsinin toprakları üzerinde daha önce bir Türk sanatı, Türk ve İslam sanatı yapılaşması ve örnekleri var. Anadolu’da 100’ü aşkın sultan hanı var ama Bursa’da ve civarında öyle bir şey yok. Dolayısıyla ne varsa Osmanlı bunu yeniden yapmak zorunda, ama bizde ticaret kültürü zaten var ve çok çok önce Türklerin, devletin bekasının bu kervanlar sayesinde sağlanabileceği fikri bizde de geçerli. Selçuklularla akrabalığımız var, alışverişimiz var. Biliyorsunuz 1302 Bapheus (Koyunhisar) savaşında Selçuklular’dan bir askeri yardım var, binalarda teknik yardım söz konusu ve dolayısıyla yapılan ilk yapılarda da onların etkisi mevcut.
Burada, Osmanlı’nın mimarlık ve sanatta ortaya koyduğu eserlerin hangi şartlarda oluştuğunu anlamak zorlaşmakta ve “Nasıl oluyor da, 400 çadırdan ibaret bir aşiret, birden bire bir devlet kuruyor” sorusu sorulmaya başlanmaktadır. Son zamanlarda bu sorunun cevabı araştırılmaktadır. Osman Gazi’nin edebi sanat tadındaki meşhur vasiyetini burada kısaca hatırlayalım:

“Gönül kerestesiyle bir Yenişehir ve Bazar yap /

Zulm eyleme rençberlere Her ne ider isen var yap /

Eski Yenişehri bari İnegöl’e dek hep varı /

Kırıp geçirip ağyârı Bursa’ya dek yık tekrar yap”.

Osman Gazi’nin oğlu Orhangazi de büyük bir yapı adamı, kendisi 1326-1360 tarihleri arasında beylik yapmış, yaklaşık 34 yıl içinde 130 tane eser ortaya koyuyor. Bunun içinde Yenişehir de var. Beldeleri imar etmeye ve etrafı bayındır hale getirmeye düşkün bir bey, diyelim çünkü daha padişah değil. Meşhur Tancalı Müslüman seyyah İbn-i Battuta, Anadolu’ya geldiğinde Bursa’ya da uğruyor, Yenişehir’e geliyor, İznik’e geliyor, ama Orhan Bey’le görüşemiyor. Niye? Nereye gitse, -Dün buradaydı ayrıldı, başka yere gitti oradaki inşaatları denetliyor. Diyorlar. Biliyoruz ki Bursa’nın fethi uzun yıllar sürmüş ve alınır alınmaz da hızlı bir imar faaliyetine girişilmiş. Daha önceleri burada hiç Türk ve İslam yapısı yok, ticaret yapısı da yok ve şehrin dışına apayrı bir yere bu ticaret sahasının çekirdeğini oluşturacak olan Orhan Bey Külliyesi’ni inşaa ediyor. Bugün Orhan Camii’ni biliyoruz ama hemen yakınında yıkılmış ve günümüze gelmeyen imaretten, mektepten haberdar olmadığımız gibi, bugün ayakta olan Beylik Hanı veya Emir Hanı  dediğimiz yapının, Orhan Bey Külliyesi’nin bir parçası olduğundan da haberdar değiliz. Onu ayrı, müstakil bir yapı zannediyoruz, halbuki Gazi Orhan Bey Vakfı’nın bir binasıdır ve Orhan Bey Külliyesi’ne gelir getirmesi için yapılmıştır. O halde bu çarşı faaliyetinde, han faaliyetinde mutlaka bu vakıfların da rolü var. Bey Hanı veya bugün Emir Hanı dediğimiz han, aslında Bezzazistan’dır ve Aynalı Çarşı dediğimiz yer de aslında Orhan Bey Külliyesi’nin hamamıdır. Çok sonraları işlevini yitirince bu hamam çarşının bir parçası olmuş ve içinde dükkânlar oluşmuştur. Bu külliye binaları bir avlu içine alınmıştı, çünkü ilk defa Bursa’ da böyle şehir dışında bir külliye yapılmış ve külliye binalarından biri de Bezzazistan. Altın telli, gümüş telli, çözgüsü normal ipek ama atkısı gümüş veya altın olan kumaşlar çok değerli, bunların muhafaza altında tutulması gerekiyor bu yüzden etrafı duvarla çevrili. Bir de bu külliye şehir surlarından da uzakta olduğu için savunması zor. Bursa’dan sonra gerek Edirne de gerekse İstanbul’ da artık çarşıların hemen sur dibinde olduğunu görüyoruz. Tahta’l-kal’a, kale altı demektir, günümüzde Tahtakale dediğimiz tabir buradan gelmedir, çok sormuşlardır bana, -Tahtakale’de sur kapılarından bir tanesi ahşaptan mıdır? Diye. Genelde ahşaptan ama üzeri zırhlı, bu Tahtakale denmesine sebep değil. Kalesi olan şehirlerin pazaryerleri, genelde kalenin hemen dibinde kurulur, herhangi bir tehlike anında kaleye sığınmak için olsa gerek.

İKTİSADİ HAYATIN CAN DAMARI

Anadolu’nun iktisadi hayatı için can damarı niteliğinde olan bu hanların, kervansarayların bakımı çok zahmetliydi, hele öyle Anadolu gibi durmadan savaşların olduğu ve emniyet sorununun bulunduğu bir coğrafyada bunları hep hizmete açık tutabilmek gerekliydi, bunun için de daima kervan yollarının güvenliğini sağlamak ve hep denetim altında tutmak zorunluluğu vardı. Menzillerin, kervanların can sağlığı da garanti altına alınmalıydı ki bu kervansaraylar çalışsın tüccarlar, yolcular, sanatkârlar ve çeşitli esnaf grupları Tokat’a, Erzurum’a, Sivas’a, Kayseri’ye ve Konya’ya rahatlıkla inebilsin. Oradan Bursa’ya gelsin ve Bursa’da bu tüccarların sattıkları mallardan vergiler alınsın. Bu sayede Bursa’nın Harir Mizanı denilen İpek Vergisi’nin gelirinin çok fazla olduğunu görüyoruz. Sultan 2. Bayezid dönemine baktığımız zaman sadece Bursa’daki hanedan mensuplarının değil bütün İstanbul’daki Anadolu Hisarı ve Rumeli Hisarı’nın mustahfızlarının yani muhafız birliklerinin maaşlarının buradan ödendiğini görüyoruz. İstanbul surları o zaman askerle bekleniyor ve hepsinin maaşı da buradan karşılandığı gibi Antalya’nın, İskenderun’un, Karadeniz sahilindeki birkaç tane kalenin muhafızlarının da maaşları buradan ödeniyordu. Verdiğimiz bu küçük örnek, Bursa’nın ticaret merkezi olarak nasıl önemli bir konumda olduğunu göstermeye yeter. 
Sayısal olarak ifade etmek gerekirse; Silifke Kalesi’nin 197 nefer azeplerine üç aylık 83.873 akçe, İstanbul ve Galata kaleleri 378 neferinin Reşen maaşları (Recep, Şaban ve Ramazan ayları) için 75.122 akçe, Mara Kalesi’nin 137 neferi için 57.525 akçe Karaman Vilayeti Aydos Kalesi’nin 37 neferi için 28.167 akçe ve Karaman Sulukarahisar Kalesi’nin 40 nefer azepleri için de 18.667 akçe ödenmiştir. Bunlardan başka bir de İzmit’te yapılacak bir kadırga için 100.000 akçenin gönderilmiş olması, Bursa Harir Mizanı’ndan çıkan para hakkında bir fikir verebilir.
Görüldüğü üzere harcamalar büyük rakamlara ulaşıyor, onun için 16. yüzyılın başına kadar birden bire bir gelişme söz konusudur. Şüphesiz bu gelişmenin çekirdeğini Orhan Gazi’nin binası olan Emir Hanı oluşturur.
Bir yerleşim biriminin şehir veya kasaba derecesini kazanabilmesi için Cuma namazının kılınabilmesi için büyük bir camisi ve devamlı kurulur bir pazarının olması Osmanlı’da kanun haline gelmiştir. Bu da şehrin ekonomik yönünün, dînî hayat ile birlikte ön planda tutulduğunu göstermektedir. Orhan Bey, Emir Hanı’nı hem Bursa’ya ekonomik katkı sağlaması hem de yaptırdığı Orhan Bey Külliyesi’ne gelir getirmesi amacıyla inşa ettirmiştir. Tarihi vesikalarda Bezzazistan, Eski Bezzazistan, Bey Hanı, Sultan Hanı, Kârbansaray gibi isimlerle de geçmektedir. Bursa’nın fethinden sonra bu bölgeye At Pazarı kurulduğunu ancak kısa bir zaman sonra yerine bu hanın inşa edildiğini öğreniyoruz. 19. Yüzyılın sonuna kadar inşa edilecek olan Osmanlı hanlarının ilki ama plan ve ahenk açısından da olgun bir yapısıdır. Nisbetlerindeki mükemmeliyeti biraz da şehir dışında yapılmış olmalarından dolayı arazinin elverişli oluşu, belli bir miktarda arsaya bağlı kalınmak zorunda olunmayışına da bağlanabilir. Bina yaklaşık 700 metrekare avlulu, kesme taş ve tuğladan örülmüş kalın ayaklara oturan beşik tonozlarla örtülü iki katlı, her iki kat da revakla çevrili, altta 36 üstte de 38 olmak üzere toplam 74 adet depo ve dükkandan ibarettir. Dükkanlar ve depolar da tonozlu olup sadece birinci kat revakının dört köşesinde birer kubbe vardır. Ulucami inşa edilirken hanın ahırları da toprakla doldurulmuş ve doğu minaresinin altında kalmıştır.
Bursa’ya gelen kepenekçilerin burada konaklamaları mecburi idi, kapısında sabun satılırdı, sabunu misafirlerden başkasının satmaması için de ferman verilmişti. Şehirde yenilen veya yenilmeyen, alınan veya satılan her türlü malzeme bu handa tartılır, tartılardan alınan kantariye resmi bu hanın gelirini teşkil ederdi. Kapının sağında ve solunda kantarcılara ayrılan üç adet peyke adı verilen oturma yeri halen mevcuttur. Hancılar burada oturdukları gibi kantar ve levazımı da burada asılı dururdu. 

GEYVE HANI-İPEK HANI

Orhan Gazi’den sonra, Emirhanı’nın hemen yanında Lala Şahin Paşa Vakfı’ndan Demirhanı dediğimiz bir başka han vardı, fakat günümüze ulaşamamıştır. Hemen ardından  Hacı İvaz Paşa’nın vakıf hanı olan İvaz Paşa Hanı veya Lonca Hanı da denilen GEYVE HANI geliyor. Çelebi Mehmet Vakfı’nın malı sayılmış ve aynı ipek hanı gibi Yeşil Külliye’nin iradı olmuştur. Kapalı Çarşı’dan Yorgancılar Çarşısı’na dönüldüğünde Demirkapı denilen mevkide yer almaktadır. Bedesten binası, Kapalı Çarşı’nın çekirdeği olarak kabul edilmiş ve etrafındaki çarşı ve han yapıları buna göre planlanmıştır. Geyve Hanı da bedestenin doğu kapısının tam karşısında, Yorgancılar Çarşısı sokağında ve çarşı ekseni üzerinde bulunmakta ve konumuyla Kapalı Çarşı’nın en hareketli mevkiindedir. Dıştan moloz taş ve tuğla, içten ise kemerler, ayaklar ve kapılar tamamen tuğla duvar işçiliğine sahip, iki katlı ve kirpi saçaklı bir yapıdır. Hanın batı, kuzey ve güney cephesinde birer kapısı, taç kapının tam karşısı olan doğu kanadında bir mescidi, alt katında yirmi altı, üst katında ise otuz dükkân yer almaktadır. Ahırları yok olmuştur. Son yıllarda Osmangazi Belediyesi’nce esaslı bir tamir görmüş ve önündeki bazı muhdes binalar kaldırılarak gün yüzüne çıkarılmıştır. Ulucami ile Pirinç Hanı arasında yer alan İPEK HANI, Sultan Çelebi Mehmet tarafından Yeşil Külliye’ye gelir getirmesi için yaptırılmıştı ve bu hanın müstecirlerinden elde edilen kiralarla Yeşil Medrese’nin müderris, muid, kayyım ve talebelerinin giderleri, o mahallenin fukarasına ve külliye çalışanlarına ücretsiz yemek dağıtan Yeşil İmaret’in masrafları ve de camideki imam, hatip, müezzin ve müstahdemlerin maaşlarıyla caminin tamir ve onarım harcamaları karşılanmaktaydı. Eski kayıtlarda Sultan Hanı, Han-ı Harir, Yeni İpek Hanı, Eski İpek Hanı gibi isimlerle geçtiği gibi, bir zamanlar içinde landon tipi araba imalatçıları ve tamircileri bulunduğu için Faytoncular ya da Arabacılar Hanı da denilmekteydi. Mimarı ve inşa tarihi bilinmeyen binanın, Çelebi Mehmet devrinin değerli bir devlet adamı, asker ve mühendisi olan Hacı İvaz Paşa tarafından planlandığı sanılmaktadır. Kaba yontu taş ve tuğla duvar işçiliğine sahip olan hanın, arşiv vesikalarından öğrendiğimize göre, altta 38 ve üstte de 38 olmak üzere 76 odası, ahırı, ortasında bir şadırvanı ve dört odası ile bunların üzerinde mescidi olduğu anlaşılıyor. Fakat daha sonraları bazı mahalleri de oda olduğundan bugün oda sayısı 81’e ulaşmıştır. Hanın ortadan kalkmış olan ahırlar bölümü muhtemelen güneyde, Eski Bakırcılar Çarşısı ile han arasında yer alıyordu.

BEZİR HANI-KAPAN HANI-SANDIKÇILAR HANI

Bursa’da bulunan eski eserlerden bazıları zaman içinde yok olduğundan yeri geldikçe bahsediyoruz. Cami, mescit, çeşme, hamam, türbe gibi eserlerden başka hanlarda da birçok kayıplar vardır. Bunlardan biri de BEZİR HANI’dır. Bezir Hanı, Demir Hanı ve Vezir Hanı adlarıyla bilinen bu han, Orhan Gazi’nin yetiştirip oğlu I. Murad’a lala tayin ettiği Lala Şahin Paşa tarafından, kendi vakfına gelir getirmesi için inşa ettirilmiştir. Birçok hayır eseri bulunan paşa, 1376 yılında vefat ederek Mustafakemalpaşa’daki türbesine defnedilmiştir. Paşa’nın 1348 tarihli vakfiyesinde bu han olmadığına göre herhalde I. Murat devrinde yapılmış olacaktır. 1861 Bursa haritasında, Fidan Hanı’na doğudan bitişik olarak görülen bina, 1900 yılındaki bıçakçılar yangınında yanarak mahvolmuştur. Sicillerdeki bilgilerden 40 X 50 m. boyutlarında ve iki katlı olduğu, altta 32 deposu ve üstte de 25 odası ile dışarıda 6 dükkânı olduğu sonucu çıkmaktadır. Sultan 1. Murat’ın emriyle yaptırılan KAPAN HANI, Orhan Gazi’nin hanından sonra doğusunda Bezir Hanı yapılmıştı, şimdi ise batısında Kapan Hanı’nı görüyoruz. I. Murat’ın, hanlar bölgesinin batısında inşa ettirdiği bu yapı, Bursa Valisi Reşit Mümtaz Paşa’nın Atatürk Caddesi çalışmaları esnasında büyük oranda yıktırılmış ve az bir bölümü kalmıştır. Bursa Kadı Sicilleri’ndeki belgelerden 29 dükkânlı olduğu ve 900 metrekarelik bir alan kapladığı, yani Emir Hanı’nın yarısı kadar olduğu anlaşılıyor. Son zamanlarda Yağ Kapanı dendiğine göre yağ satışı burada yapılıyordu. SANDIKÇILAR HANI da günümüze gelemeyen ticaret yapılarından biridir. Hem mükemmel bir asker hem de Yeşil Cami’nin ve külliyesinin mimarı olan Hacı İvaz Paşa’nın vakfı olduğu için, İvaz Paşa Hanı da derlerdi. Ortadan kalkmış olan han, İvazpaşa Camisi’nin arkasında ve Ertuğrul Camii civarındaydı.

DÖRT KAPILI BEDESTEN

Ondan sonra ise Yıldırım Bayezid’in BEDESTEN’i geliyor. İşte asıl bedesten bu, 4 tane kapısı var. Ulucami’nin kuzeyinde ve uzakta, çarşı aksına paralel olarak plânlanan bu yapı 15 X 56,5 m. ebadındadır ve altı tane kalın ayakla taşınan on dört kubbe ile örtülüdür. Her cephesinde birer tane olmak üzere dört yöne açılan dört kapısı olan yapı, her tarafa geçit verme imkânı ile geleneksel Türk çarşı sistemi içinde, merkezde yer alan bedesten fikrini devam ettirmektedir. Binanın içinde otuz iki, etrafında ise altmış sekiz dükkân olup, dışarıdakilerin on ikisi Orhan Gazi Vakfı’na, diğer toplam seksen sekiz adet dükkân ise Yıldırım Vakfı’na aitti ve bu vakıflara gelir sağlamak amacıyla inşa ettirilmişti. bu bedesten, Plan şeması ile ilk olan bu Yıldırım Bedesteni, daha sonra inşa edilecek bedestenler içinde Edirne bedestenine de örnek olmuştur ve plan şeması itibariyle en çok Edirne’dekine benzer. Yalnız Edirne’deki bundan 5 m. daha büyük ve geniş, Tekirdağ ve Gelibolu bedestenleri ise daha küçüktür. 1958 yılında vuku bulan ve devletin en üst kademelerini de harekete geçiren Kapalı Çarşı yangınında, birçok han ve çarşı ile birlikte bedesten de tamamen yanarak harap olmuş ve şehrin maddi ve manevi yapısında onulmaz yaralar açmıştı. 1970’li yıllarda hala çarşının ayağa kaldırılması için onarım ve inşa çalışmaları sürmekteydi. Bursa şehrinin gelişim yönünü daha önceden işaret edenin Orhan Külliyesi olduğu açık olmakla birlikte, Yıldırım Bayezid’in inşa ettirdiği Bedesten ile çarşının odak noktası iyice belirginliğe kavuşmuştur. Merkezin güneyinde Emirhanı, doğusunda bugün ortadan kalkmış olan Bezir Hanı, batısında Kapan Hanı ve nihayet kuzeyinde de Yıldırım Bedesteni. Bu dört ana yöne serpiştirilen hanların aralarında da çarşı ve pazarlar oluşturulmuştur. Ayrıca, dört kapılı Bedesten güneyden Kapalıçarşı, kuzeyden Sipahiler Çarşısı ve Karacabey Hanı, doğudan Geyve Hanı ve batıdan da Eski İpek Hanı gibi ticaret yapılarına açılmaktadır. Daha sonra inşa edilmiş olan hanların hepsinin Bedesten’in kapılarına göre planlanmış olduğu anlaşılmaktadır. Çarşı dediğimiz  “cıhâr sû” aslında Farsça bir kelimedir, dört yöne, dört tarafa açılan yapı türü anlamında kullanılıyor.  Biz bunu almış “çarşı” şekline dönüştürmüşüz ve çarşı deyince içinde her türlü malın pazarlandığı alışveriş ve ticaret merkezleri anlamında kullanıyoruz. Bu ikinci bedesten inşa edilince Orhan Gazi’nin bedesteni Eski Bedesten (Bezzâzistân-ı Atîk) olmuş, Yıldırım’ınki de Yeni Bedesten (Bezzâsistân-ı Cedîd). Bizim yapılarda bir de böyle bir sorun var, isimlendirme sorunu; ilk önce bir tane hamam vardır, Orhan Hamamı, hani o sonradan Aynalı Çarşı olan hamam, daha sonra ikinci bir hamam yapılır ve birincisine eski hamam, ikincisine de yeni hamam denir. Eğer üçüncü hamam yapılırsa o zaman durum daha karmaşık hale gelir ve birinciye eski hamam, ikinciye eski yeni hamam ve üçüncüye de yeni hamam denilmeye başlanır. Böyle isimler hanlarda ve camilerde de var. 18. yüzyıla kadar böyle devam ediyor.

PİRİNÇ HANI-KOZA HANI-FİDAN HANI

Daha sonra İstanbul’da bile bu gelenek değişmemiş. Bakıyorsunuz Üsküdar’a, meselâ yukarıda Toptaşı’nda 3. Mehmet’in annesi Safiye Sultan’ın yaptırdığı bir külliye var, Valide Külliyesi deniliyor. Ama daha sonra aşağıda deniz kenarında 3. Ahmet’in annesi Gülnuş Ümmetullah Valide Sultan’ın yaptırdığı ikinci bir valide sultan külliyesi olunca, yukarıdaki Üsküdar Eski Valide (Valide-İ Atîk), aşağıdaki de Üsküdar Yeni Valide (Valide-i Cedîd) adıyla anılmaya başlanıyor. Hep bu şekildeki isimlerde ayrı bir sorun yaşanıyor, dolayısıyla arşiv vesikalarını okurken çok derin sıkıntıda kalıyoruz. Pirinç Hanı ve Koza Hanı’nda durum biraz daha farklı. Burada Han-ı Cedid-i Evvel ve Han-ı Cedîd-i Sânî terimleri karşımıza çıkıyor; Birinci Yeni Han ve İkinci Yeni Han anlamında. İnşaat, tamir ve tecdîd ile ilgili arşiv vesikalarında bu şekilde yazılmış. Ama sonradan birincisine Pirinç Hanı, ikincisine de Koza Hanı denilmiş. Bunu biz anlıyoruz. Birincisi Pirinç Hanı, ikincisi Koza Hanı diye ortaya çıkıyor.

Demek oluyor ki, Bursa’da Sultan II. Bayezid devrine kadar han inşasına devam ediliyor ve sonunda Fidan Hanı’nın inşa edildiğini görüyoruz. Fidan Hanı, Mahmut Paşa’nın hanıdır, onun tarafından yaptırılmıştır, bu yüzden Mahmutpaşa Hanı da denilir. Kendisi Fatih dönemi sadrazamıdır ve İstanbul’da Mahmut Paşa Vakfı’nın  kurucusudur, bu han da Mahmut Paşa Vakfı’na bağlıdır. İstanbul’da Mahmut Paşa adına yaptırılmış olan külliyeye gelir getirmesi için yapılmış bir han. O dönemde yani 15. Yüz yılın sonlarında, Bursa Çarşısı ne kadar revaçtaymış, daha iyi kira getirisi olduğu için Fatih devri sadrazamı ve dönemin padişahı da hanlarını Bursa’da inşa ettiriyor. Bu yapılar hakkında, Bursa sicillerinde 350’ye yakın belge var. Yapılmış, yıkılmış, bazı yerleri tamir edilmiş falan filan gibi. Günümüzde Mahmutpaşa’da Sultanhamam, Tahtakale (Aslı Tahtakal’a olup Kalealtı demektir, surların hemen dibinde yer aldığı için bu şekilde adlandırılmıştır, Bursa’daki Tahtakale gibi.) ve Yeşildirek gibi çok meşhur ticaret merkezidir, adeta ülkenin nabzının tutulduğu ve ekonomik göstergelerine değer verildiği bir ticaret bölgesidir.

ÇARŞILAR…

Zaman içinde gelişen ve olgunlaşan çarşı dokusunun zaman zaman çok büyük yangınlar ve depremler sonrasında değiştiği, sınırlarının kaybolduğu anlaşılmaktadır. Buna, değişime uğrayan hayat şartlarına bağlı olarak ihtiyaçların da değişmesini eklersek, bu çarşıların sadece isimlerinin yaşıyor olmasını açıklayabiliriz. Örnek vermek gerekirse; Bakırcılar Çarşısı civarında köfüncüler ve bakırcılar yer almaktaydı. Kapalı Çarşı’nın batı girişinden girildiğinde sağdan ilk sokak Saraçlar Çarşısı, ikinci sokak Sahaflar Çarşısı, üçüncü sokak Emir Hanı, dördüncü sokak Arakiyeciler Çarşısı’dır. Soldan birinci ve ikinci sokaklar Kavaflar Çarşısı, üçüncü sokak Bedesten, dördüncü sokak ise Yorgancılar Çarşısı’dır. Buradan aşağı inildiğinde; İvaz Paşa Çarşısı vardır, fakat Sipahiler Çarşısı, Gelincik Çarşısı, Karaca Bey Çarşısı, hakkâklar, neccarlar, haffaflar gibi çarşıların tam olarak yerleri bilinemiyor. Bunlardan başka Çakırhamam civarında Çıra Pazarı, biraz aşağısında Balık Pazarı, İvaz Paşa Camii’nin ilerisinde Tavuk Pazarı ve Çiçek Pazarı, yukarısında Tuz Pazarı, ileride Okçular Çarşısı, Yemeniciler, Çancılar ve yolun karşısında Kaygan Çarşısı ile Bat Pazarı yer almaktadır.  

 BİR DE ÇARŞILI KÖPRÜLER VARDIR; HADİ BUYURUN!

“Göçebe bir millettir, çarşıyı bilmezler, ticari yapıdan bî haberdirler” diyenlere bir örnek; dünya üzerinde 4 tane var bu örnekten: Venedik’teki Ponte Rialto, Floransa’da Ponte Vecchio, Bulgaristan’ın Lofça şehrinde Osma Köprüsü, bir tanesi de bu çok meşhur Irgandı Köprüsü. Hatta hakkında şiir de var; “Cihan ırgandı, bu köprü ırganmadı” şeklinde. Yani depremlere dayandı, yıkılmadı anlamında ve adının oradan geldiği kuvvetle muhtemel. Irgandı Köprüsü, köprü ve üstü çarşı olan yapılardan bir tanesi ve de stratejik konumu var. Köprünün her iki başında muhafızlar var, kapılar gece kapandığında geliş gidiş mümkün olmuyor. Kardeş kavgası ya da fetret dönemi dediğimiz sırada Uluabat Köprüsü’nü bekleyen muhafızların kapıları kapatıp orduların harekâtında nasıl etkili olduklarını unutmayalım. Sonra kervanlar, geçtikleri yerleşim yerlerine hayat verirlermiş, şimdi artık kervanlar yerine kargo şirketleri çıktı.

ÇARŞILAR VE PAZARYERLERİ

Çarşılar ve pazaryerleri hala kentimizin hafızasında önemli bir yer tutuyor. Her geçen gün de yeni bir bilgiye ulaşıyoruz. Yine bir vesikada, Çatalfırın Çarşısı diye yeni bir yerle karşılaştık. Çatalfırın Çarşısı pek fazla karşımıza çıkan bir yer adı değil, ben ilk defa gördüm Fakat meselâ Balık Pazarı çok eski, Bursa’nın fethinden hemen sonra Balık Pazarı adının geçtiğini görüyoruz. Pazaryerleri çok meşhur hâlâ bile pazaryerleri meydanda yok ama o mahalle o isimle anılmaya devam ediyor. Tuz Pazarı bugün yaşıyor ama Çıra Pazarı, Tavuk Pazarı, At Pazarı (Şimdiki karşılığı belki Çalı Araba Pazarı), Çiçek Pazarı kayboldu gitti. Yıllar önce ilk duyduğumda; -Acaba ne demek? Diye düşündüğüm, halk arasında Espa Pazarı dedikleri bir yer vardı, bugün anlıyorum ki Sipahiler Pazarı imiş. İvazpaşa Çarşısı veya Sandıkçılar Çarşısı unutulmak üzere yani bu hanlar, çarşılar iç içe adeta bir alışveriş merkezi gibi, ne arasanız bulacağınız sokaklar varmış, artık büyük alışveriş merkezlerinin mağaza ve reyonlarında bulabiliyoruz. Her meslek grubunun kendi bölgeleri varmış, loncalara ayrılmış durumda Kavaflar Çarşısı, Haffaflar Çarşısı, bunlar hep son dönemde 19. yy. ortalarında çarşıların ve hanların hala yaşadığını gösteriyor. Tahtakale Hanı, Kütahya Hanı, Eskişehir Hanı, Yoğurt Hanı, Abulyont Hanı günümüze kadar gelmiş, diğerleri gelmese de. Bu küçük hanların özelliği, daha çok civar köylerden gelenlerin, günü birlik bir gece kalıp ertesi gün dönmeleri içindir, çünkü atla geliyorlar, kağnıyla ya da at arabasıyla geliyorlar. Öğleden sonra şehre gelecek, ancak akşamüstü malını satabilecek, gece dönemeyeceği için gece konaklama zorunluluğu oluyor.

YANGINLAR VE DEPREMLER…

Bursa’nın yangınları da depremleri de bitmiyor, 1675 depremi Bursa’yı fena sarsmış, 1855 depremi çok daha büyük felâkete yol açmış, Bursa’yı yerle bir etmiş, zaten bu yüzden Kıyamet-i Suğrâ (Küçük Kıyamet) deniyor. Bursa’yı yerle bir etmiş bu küçük kıyamet, bir sanat tarihçisi olarak sadece yıkılan eserleri sayıyoruz; 150’ye yakın cami ve mescit yerle bir olmuş ya da hasar görmüş. Bedesten, mektep, sıbyan mektebi ve imaretler hariç, medreseler hariç, çarşılar hariç. Bu deprem, o dönem Bursa’sını bayağı bir geriye atmış. Ama bir de 1957-58 de çıkan bir Bursa yangını var ki, çarşıyı yok etmiş bu yangın. Bu yangından sonra çarşı ve hanlar bölgesinin harabeye dönmüş halinin fotoğrafları var. Bu yangın Bursa hanlar bölgesini yerle bir etmiş bir yangındır. Bursa’da ekonomik hayatına çok büyük engel olan, çok büyük darbe vuran bir felaket. Bu konu da burada bitmez aslında, Bursa’nın konuları, çarşıları kesinlikle bitmez. Bursa ilk olması itibari ile önemli, ama kendinden sonra da gerek Edirne, gerekse İstanbul’a örnek olmuş bir şehir. Tabii ki oralarda da bu gelişme devam etmiş ve mimarlık sanatının her kolunda muhteşem eserler ortaya konulmuş. Türkler ticaret bilmez diye laf söylenir, ama 1400 sene önce Macellan Amerika’yı keşfettiğinde, bizde 160 senedir hanlar vardı, ticaret mekanları vardı. Yani bizde de bu kültür çok eski, Uygur kağanları ile başlayan, Karahanlılar, Büyük Selçuklular ve sonrasında Anadolu’ya gelen, sonra da Anadolu kültürü ile yoğunlaşarak yeni bir alaşım oluşturan ve bu alaşım sayesinde Anadolu’nun en batısında böyle bir kültür, böyle bir medeniyet, ancak böyle bir birikimle oluşuyor demek ki.

İlgili Haberler
left
right
 
27 Ocak 2015 Salı 13:03
 
 
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
 
 
Röportajlar
Geri İleri
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
 
 
Anket
Bursa'nın marka değeri sizce hangisi?
Uludağ
Yeşil Türbe
Ulu Cami
Muradiye Külliyesi
Cumalıkızık
Kaplıcalar
Emir Sultan
Karagöz ile Hacivat
Kapalıçarşı ve Hanlar
Bursaspor
 
 
 
 
 
 
Arşiv
 
 
Kurumsal

İçerik

Haberler

Yerel Yönetim

Teknoloji

Yukarı Çık