Ana Sayfa » TARİH » Kurtuluşun kahraman kadın askeri: KARA FATMA

Kurtuluşun kahraman kadın askeri: KARA FATMA

Fatma Seher Hanım, Temmuz 1955 tarihinde 67 yaşındayken Darülaceze'de vefat etmiştir. Kasımpaşa’da Kulaksız Gömütlüğü'nde isimsiz bir gömütte yatıyor. Ne yazık gömütünde başına dikilen bir taş bile yok. Bursa’nın kurtuluşunda yer alan kuvvetlerin arasındaydı. Bursa seni unutmadı. Seni heykelinle yaşatıyoruz.

 
 
Kurtuluşun kahraman kadın askeri: KARA FATMA

Ayten GEZER

 

NİNEM ANLATIYORDU...

Her günkü yerindeydi ninem. Sayvantın altında kahvesini pişiriyordu. Önünde koca bir mangal, kıvılcımlı küle cezvesini sürüyordu.

-Günaydın nineciğim

-Civil sen misin? (Bana öyle derdi)

Ninem bu gün üzgündü. Yüzü bulutlanmıştı. Cezve sürüşü bile istemsizdi.

-Nineciğim Dudu Teyze'nin hayratından sana taze su getireyim mi? Ninemden ses çıkmadı. Eliyle işaret ederek beni yanına oturttu.

-Civil bu gece dedeni rüyamda gördüm. Seyir halinde çok büyük bir savaş gemisinin içindeydi. Bu Türk gemisi değildi. Gemide yabancı bayrak asılıydı. Diyorum ki acaba deden esir düştü de kimsesiz yadellerde mi öldü? Hani komşu Osman Dayı var ya düşmana esir düştüğünde gözlerine mil çekmişler ve o bu yüzden kör olmuş işte. Keşke deden de bizimle olsaydı da kör topal yanımızda kalsaydı. Varlığı bize yeterdi. Onu çok arıyorum, özlüyorum, dedi.

Gözlerinden iki damla yaş aktı. Biraz duraladı. Ninemi böyle ilk kez görüyordum, hüzünlendim. Sonra sürdürdü yarım kalan konuşmasını.

 

-Biz Tekirdağ’da yaşıyorduk. Deden gümrük müfettişiydi. Hayribolu, Mürefte, Şarköy oraları teftişe giderdi. Üç çocuğum orada dünyaya geldi. Mutlu mesut yaşıyorduk. Deden bir gün yüzü allak bullak olarak eve döndü, konuşmuyordu. Nice sonra çözüldü. Hatun; 'Ülkeme ve bize olanlar oldu. Balkan devletleri ayaklandı. Osmanlı seferberlik ilan etti. Göreve çağırıldım, cepheye gidiyorum. Moskoflar (Ruslar) Balkan devletlerini kışkırttılar. Hepsi ayaklandı. Zaten İtalya ile başımız dertte. Ben sizi köye bırakıp göreve gideceğim' dedi. Civil, tepemden aşağıya kaynar sular döküldü sandım. Kısa sürede denkler hazırlandı. Deden bizi köye bırakıp gitti. Pazarköy'ün (şimdiki adıyla Orhangazi’nin) Çeltikçi köyüne yani babamın köyüne yerleştik.

 

Benim babam hacda öldü. Anam, ben, ablam öylece kalakaldık. Babam öldükten sonra anamı köyüne göndermediler. Anam Umurbey köyünden Çeltikçi’ye gelin gelmiş. Burada ikinci evliliğini yaptı. Ben ve ablam yetim büyüdük. Deden de dönmedi. Dönülmez yollara gitti. Ölüsü dirisi belli değil. Şehit mi düştü, esir mi bilinmiyor. Künyesi gelmedi. Herhalde isimsiz bir kabirdedir şimdi. Bu arada ablamın da kocası öldü. İki kız onda, üç yetim bende birlikte yaşamaya başladık.

 

Bu arada yeğenim Behice’nin de kocasını askere aldılar. Çok geçmeden şehit haberi geldi. Yeğenimin de ikizleri vardı. Hasan ile Hüseyin. Evimiz yetim çocuklarla doldu. Biz çile çekiyorduk. İnsanlar suskun, hüzünlü ve her gün şehit haberleri bizi kahrediyordu. Balkan Savaşı'nın sonu feciydi. Şöyle söylerler; Meriç’ten su yerine kan aktı. Avrupa da durulmuyordu. Balkan Harbi'nden sonra Cihan Harbi başladı.. Osmanlı kıyısından köşesinden bu harbe katıldı. Bundan sonra kahredici günler geldi ve Anadolu kuşatıldı. Her yeri düşman sarmıştı. Osmanlı'dan ümidimizi kesmiştik. Bizi kurtaracak yok mu? diye inliyorduk. Civil, biliyor musun bir mucize oldu. Bu kahraman bulundu. Bu büyük insan Mustafa Kemal Paşa'ydı. Sevgimiz sonsuzlaştı. O’nu yüreğimizde kutsallaştırdık.

 

Paşa bizi Ankara’ya çağırıyordu. Pazarköy ile Gemlik arasına Yunan yerleşmiş. Bağa bahçeye gidemez olduk. Sığırtmaç hayvanları otlatamadı, biz ürünleri hasad edemedik. Yarı aç yarı tok yaşıyorduk işte. Bir gün ansızın kapımız çalındı. Çocukları yüzükoyun yatırdım. Öksürmeyin, kıpırdamayın dedim. Kapı kırılırcasına tekmeleniyordu. Usulca kalkıp iç kapıyı kilitledim. Yunan'ın palikaryası kapıyı tekmelemeye devam ediyor bir taraftanda Türko…. Türko…. çabuk…..çabuk üç yumurta bir tavuk diye bağırıyordu. Defolup gittiler sonunda. İnip kümesin kapısını sonuna kadar açıp tavukları kıra saldım. Kapısını iyice kapatıp tünemelerini önledim. Yunan'ın palikaryası yiyeceğine çakallar, tilkiler yesin istedim.

 

Hemen muhtara koştum. Muhtara şöyle dedim: 'Köyümüzde eli silah tutan kimse yok mu?' Bana; 'Şerife köyü fiştekleme otur oturduğun yerde' dedi. Ben de ona; 'Sen Yunan'la otur. Ben burada durmayacağım dedim. Bugün yumurta tavuk isteyen yarın kadınımızı kızımızı ister. Ben Kemâl Paşa'nın yanına gidiyorum dedim. İsterse beni sırtımdan vursun dedim. Tüm yakınlarımı arayıp, dağa çıkmaya karar verdik. Eskişehir yolu kapalıydı. Yalova üzerinden Ankara’ya gidecektik. Milislerimiz hazırdı. Komşumu çağırdım. Kıymetli eşyalarımı bahçeye gömdük. Sonra; Ramazan enişte; hangimiz sağ kalırsak bu eşyalar onun dedim. Fildişi tarakların dişlerini çittim. Pamuklu hırkanın içine altınları dikip dayına giydirdim. Bağ testeresi, tas, biraz ekmek, çamaşır alıp zembile koydum.

 

Öncü gurup bazı komşularımla sabahın seherinde Çandak Bayırı'na tırmanmaya başladık. Üçyüz metre kadar yürümüş iken silah sesleri duyduk. Muhtarı katletmişler. Köy tümden bozuldu. Kafileler halinde, gidiyor ve durmadan yürüyorduk. Çok yorulduğumuzda meşe altlarında biraz kestiriyorduk. Mecalimiz kalmadı. Pırnarlar üstümüzü başımızı yoldu. Ayaklarımızdaki lastikler parçalandı. Üstelik koca bir kazık ayağımı yardı. Milisler imdadıma yetişip çakı ucuyla kazığı çıkarıp tabaka tütünü basıp boyunlarındaki çevreyle bağladılar. Yiyeceklerimiz tükendi. Bildik otları ve meşe pelitlerini yiyorduk. Pelitler gerçekten çok acıydı ama ne yapabilirdik. At nallarında biriken suları içiyorduk. Kurda kuşa yem olmamak için dayanışma halindeydik, uyuyamıyorduk.

 

Üstümüze çiyler yağıyordu geceleri. Çok üşüyorduk. Gedelek Köyü'nden de bir gurup katıldı. Kahrolmuşlardı. Yunanlı düğünlerini basıp bir kayanın üzerinde gelini katletmişler. O kayanın adı hala 'Kanlıkaya' olarak anılır. Aç ve susuzduk. Yürüyecek halimiz kalmamıştı. Yalova’ya yaklaşırken sürüsünü otlatan bir çobana rastladık. Bir dağ köyünden geçiyorduk. Çoban bize sürüsünü bırakıp gitti. Beklememizi söyledi. Akşama doğru geldiğinde bize eşek yükleri ile ekmek ve keçi peyniri, kaynamış yumurta getirdi. Paylaştık yedik. Artanları yanımıza aldık. Civil, Anadolu insanı böyledir işte. Candır, özverilidir, yardımlaşmayı sever. Küçük bir müsademede dayını kaybettik. Ne taraflara gittiğini anlayamadım!

 

Akköy’e geldik. Kazanlar kurulmuş bize yemek vereceklermiş. Yunan geliyor buraları terk ediyoruz denilince yine aç ve yorgun yollara revan olduk. O karmaşada dayını sırtındaki hırkayı atmış olarak buldum. Sevincim sonsuzlaştı. Altın olmasa da olurdu. Dayın sağ ya. Hep yürüyorduk. Yollarda yitirdiklerimizi yumadan kefensiz gömüyorduk. Onlar isimsiz mezarlarda kaldılar. Yalova’dan çıktık. Küçük çatışmalar oluyordu. Milisler bize dönüp, analar çocuklarınızın ağzına memelerinizi tıkın, ses çıkarmayın diye tembihte bulunuyorlardı. Ortalık sakinleşinceye dek 'Kuvayi Milliye' karşıtlarına, ispiyonculara, casuslara görünmemek için dar bir vadiye indik. Sözüm ona koyun sürüleri gibi çoluk çocuk köprünün altına sığındık.

 

Derenin sığ sularında yarı batık halde yüzen kundaklı üç bebek ölüsü gördüm. Üzerlerindeki giyimlerinden bu bebeklerin kimlere ait olduğunu anladım! O kadınları bulup azarladım. Yüzlerine tükürdüm. Yürüdükçe çoğalıyor bize başka kafilelerde katılıyordu. Haftalarca yürüdük. Ölü ışıklı bir kasabanın kenarında durduk. Milisler gidip geliyorlardı. Burası temiz dediler. Pek bir şey anlamadık. Meğer çilekeş askerimiz Yunanı buralardan sökmüş. Gece kasabaya girdik. İşte burası DÜZCE idi. Tükenmiştik, yürüyemez hâldeydik. Meydanda toplandık. Herkesi boş evlere yerleştirdiler. Ben üç yetimle, ablam iki şehit torunu ve iki yetim kızıyla aynı evi paylaştık. Ekmek, patates dağıtıldı. İlk kez yatak yüzü gördük ve ilk kez banyo yaptık.

 

Biz Kemâl Paşa'ya kavuşmak için dağ tepe aştık, kurtarıcımıza koştuk. Lâkin Ankara’ya varamadık. Düzce mekânımız oldu. Düzceli Çerkezler bizi istemediler. Evlerinin pencerelerinden sarkıpı bizlere; 'Pis muhacirler!. Çingeneler!. Deolun buradan diye bağırıyorlardı. Bize hiç rahat vermediler. Bunlar; padişah yanlısıydı. Kemal Paşa'nın adamlarını ispiyonluyorlardı. Casusluk yapıyaorlardı yani. Biz dağ taş Kemâl Paşa'ya koşarken bilgi akışı yoktu. Neyin ne olduğunu bilemiyorduk. Düzce’ye geldiğimizde çok şeyler öğrendik. Düşmanı Anadolu’dan söküp atmaya başladığımızı, Mustafa Kemâl Paşa'nın kahramanlıklarını, Sakarya Savaşı'nın kazanıldığını sevinç ve mutluluk içinde öğrendik. Sevinç gözyaşları döküyorduk. Bu bizim vatanımızın düşman işgalinden kurtuluşuydu.

 

Yeni haberler almak için hemen her gün meydanda toplanıyorduk. Şöyle bir haber geldi bir gün. Muhacirlerin, yerli halktan ayırt edilebilmesi için çocuklarının başına ay yıldızlı şapkalar dikilecek. Hemen icraata geçildi. Şapkalar geldi. Belediye bize her türlü hizmeti veriyordu. Bunu Mustafa Kemâl Paşa istemiş. Kemâl Paşa ne yüce insan. Sevgimiz gittikçe katlanıyor, güvenimiz artıyordu. Bir gün daha önemli bir haber duyduk. Paşam, biz muhacirleri görmeye gelecekmiş. Sevinçten uyuyamadık. Ertesi gün alana toplandık. Paşamı bekliyoruz. Büyük bir uğultu, kıpırdanış, büyük alkış ve sevinç çığlıkları içinde Paşam kalabalık bir gurupla alana girdi. Sevinçten ağlıyorduk. Dimdik, azimli, çevresine hakim gurur ve onur abidesiydi. Sevgisiyle bizi kucakladığını anlıyorduk.

 

Biz de onu yenilmez bir sevgi ile seviyor ve sayıyorduk. Ankara’ya varamamıştık ama Düzce’de buluştuk. Çok heyecanlı ve dokunaklı bir konuşma yaptı. Cephede biz, tarlada, bahçede ve kağnıların önünde siz ülkemizi selâmete çıkardık. Az kaldı. Gittikleri yere kadar kovalayacağız dedi. Ne mutluyum ki birlikteyiz. Belediyemizin size iyi hizmet verdiklerinden eminim. Başka isteklerinizde mümkün oldukça yerine getirecekler dedi. Topluluktan bir kişi yani tayın dağıtan vatandaş beni Paşama şikayet etti. Beni göstererek: 'Paşam bu esmer Hanım sizin verdiğiniz tayını almıyor.' dedi. Paşam beni huzuruna çağırarak sebebini sordu. Ben de; 'Paşam, benim oğlum fırına işçi olarak girdi. Her akşam bize ekmek getiriyor. Bize bu ekmekler yetip artıyor. Verilen tayınları almayaşımın sebebi budur. Çok çocuklu aileler faydalansın istedim' dedim.

 

Paşamın çatılan kaşları düzeldi. 'Sağol hemşire. İşte Anadolu kadını böyledir. Paylaşımcı, güzel gönüllüdür.' Bana, hemşire; 'Kara Fatma’yı yıkar mısın? diye sordu. Ben de; 'Paşam başım gözüm üstüne, ama ben ortalıkta bir kadın göremedim.' Eliyle işaret ederek birini gösterdi şaşırdım. Kadına benzetemedim. Pantolon ceket vardı. Başında serpuş, karşıma dikildi. İri kara gözlü, yanık yüzlü bir hatun. Yanına varıp buyur ettim. Paşam toplulukla alandan ayrıldı. Eve geldik. Çok acele ev bezinden kese ve sabunluk hazırladım. Konuşmaya başladık.

 

Sordum, Fatma Hanım nerelisin? Erzurumlu olduğunu söyledi. Beni sorduğunda Bursa’nın Pazarköy kazasının Çeltikçi köyündenim' dedim. Bana; 'Ben Bolu, Kocaeli, Bursa ve civarını savunuyorum' dedi. Eşimi sordu. Seferberlikte göreve gitti bir daha dönmedi dedim. Benim eşim de subaydı. Sarıkamış’ta şehit oldu. Ben hep onunlaydım. Birlikte düşmana karşı durduk. Birlikteliğimizden güç aldık. Bu toprakları düşmana bırakmayacağız. Bu vatana canım kurban Şerife Bacı. Niçin yaşıyoruz, ülkemiz giderse biz neyiz? Ölelim daha evlâ. Bu vatana canım kurban. Ben örgütlediğim on kadınla birlikte Birinci Dünya Savaşı Kafkas Cephesi'nde göğüs göğüse savaştım. Ölüm bana vız gelir.

 

Eşim binbaşı Ahmet Bey şehit olduktan sonra memleketim Erzurum’a döndüm. İçim içimi yiyordu. Kurtuluş Savaşı devam ederken evimde hiç bir şey yapmadan oturamazdım. Mustafa Kemâl Paşa Sivas’a gelmişti. Onu görmeliydim. Ondan bundan yol parası toplayarak Erzurum'dan Sivas'a gittim. Huzuruna çıktım. Görev istediğimi söyledim. Beni, 'Milis Müfreze Komutanı' olarak Batı Cephesi'ne gönderdi. Çalışmalarımdan biri de İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırmaktı. En iyi şekilde görevimi ifa ettim. Daha sonra emrime üç yüzü aşkın asker ve milis ayrıldı. Bana rütbe verildi. Sakarya'da, İnönü'nde savaştım.

 

Büyük Taarruz başladıktan sonra bir yerde esir düştüm ama kaçtım. Şimdi Bolu, Kocaeli ve Bursa civarını savunuyorum.' Civil, ben Fatma Seher Hanımı yıkarken göğsünde sertlik hissettim ve sorduğumda bana; 'Şerife Bacı, bu sertlik beni öldüremeyen kurşundur' dedi.Vücudunda bir serseri kurşun taşıyordu. Ömrü savaş alanlarında geçmiş olan bu kadın gözümde bir o kadar daha yüceldi. Bana son sözleri ne oldu biliyor musun? 'Ben artık ne kadınım ne erkeğim!. Kendini vatanına adamış vatansever bir insanım. Hepsi bu kadar. Bu bana yetiyor. Vedalaştık. İki gün sonra emrindeki kuvvetlerle Düzce’yi terk etti.

 

Bir süre sonra Bolu, Kocaeli ve Bursa kurtulmuştu. Köylerimize dönebilirdik. Yetkililer Düzce’de kalmamızı istedi. Oysa biz buradan memnun değildik. Hüsnü kabul görmedik. Zaten Çerkezler de bizi istemedi. Köylerimize dönmemiz için zorlandık. Ben belediyeye çıkıp bu durumdan şikayetçi oldum. 'Ben Yunan'la oturmadım. Çerkez Ethem gibi ülkemi terk etmedim. Madem onlar da Ethem’in arkasına takılıp Yunan'a gitselerdi' dedim. Dönüş hazırlıklarına başladık. Pek bi eşyamız da yoktu. Bize öküz arabaları tahsis edildi. Bir hafta sonra köyümüze yani Çeltikçi’ye geldik. Bir de ne görelim köyüm yanmış yıkılmış, köy yok olmuş. Pazarköy’de (Orhangazi’de) toplandık. Bizi savaştan kaçan Ermeniler'in boş evlerine yerleştirdiler. Gürle-i Cedit, yani Yeni Gürle köyünde yaşamaya başladık.. Ablam, iki kızı, ikiz şehit torunu ve ben üç yetim çocukla iki katlı bir eve yerleştik.

 

Hüzünlü ve savaş yorgunuyduk. Gülmeyi unutmuştuk. Pişirdiğim yemekler ortadan yok oluyordu. Bu durum beni endişelendirdi. Bir gece uyandığımda ızbandut gibi birini karşımda gördüm. Attığım çığlıkla herkes uyandı. Adam kaçmaya başladı. Dayın ve komşular onu maşatlıkta yakalayıp hesabını görmüşler. Evimizin çatı katında saklanan bir Ermeni'ymiş. Meğer yemekleri o yiyormuş. Evden soğudum. Dedenin Çemişgezek'e bağlı Sasalli köyüne gitmeyi düşündüm ama ablamı bırakamadım. Civil, gördüğün gibi yüzük ve küpelerimi satıp, taştan topaçtan köyüme dönüp bu evi yaptım. Anamın köyüne yani Umurbey’e de gitmek istemedim. Ben bu köyde doğdum.

 

Savaş sırasında bizim köyde yalnız bir aile evini terk etmemişti. Sonradan bunların Yunan askerleri ve subaylarıyla içli dışlı olduklarını öğrendik. Herkes onlara öfkeyle bakıyordu!. Yunanlılarla işbirliği yaptıklarından kuşkulanıyorduk! Bunların güzel güzel kızları vardı ama onlardan ne kız aldık ne de kız verdik. Civil, seni üzdüm mü?

-Yok nineciğim senin anlattıklarını ben tarih kitabında okumuştum.

Bana:

-Dur hele, sen ne diyorsun? Sen okudun ama ben yaşadım, dedi.

-Yine Arifiye’ye gideceğim diye üzüldüğünü sandım da..” diye karşılık verdim.

-Hayır asla üzülmedim, seviniyorum. Sen de okuyarak bu ülkeye faydalı olacaksın. Yokluğunu mutlaka arayacağımı biliyorum. Seni bir tek ben aramayacağım, kümesteki tavuklar ve bir de bizim 'Derviş' dedi.

-Derviş, bizim kır tüylü eşeğimizdi.

 

SÖZLÜK:

Civil : Cıvıl, cıvıl. Şen şakrak. Yerinde duramayan hareketli kimse.

Sayvant : Evlerin ve ya diğer binaların üstü ve yanları kapalı,önü açık korunaklı yeri.

 

 

NOT: Fatma Seher Hanım, Temmuz 1955 tarihinde 67 yaşındayken Darülaceze'de vefat etmiştir. Kasımpaşa’da Kulaksız Gömütlüğü'nde isimsiz bir gömütte yatıyor. Ne yazık gömütünde başına dikilen bir taş bile yok. Bursa’nın kurtuluşunda yer alan kuvvetlerin arasındaydı. Bursa seni unutmadı. Seni heykelinle yaşatıyoruz. Ruhun şadolsun. Mudanya'da da bir mahalleye adı verilmiş ancak sonradan söz konusu bu mahallenin adı değiştirilmiştir. Ne mutlu ki nineciğim seni tanımış.

 

 


İlgili Haberler
left
right
 
 
4 Aralık 2017 Pazartesi 21:45
 
 
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
 
 
Röportajlar
Geri İleri
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
 
 
Anket
Bursa'nın marka değeri sizce hangisi?
Uludağ
Yeşil Türbe
Ulu Cami
Muradiye Külliyesi
Cumalıkızık
Kaplıcalar
Emir Sultan
Karagöz ile Hacivat
Kapalıçarşı ve Hanlar
Bursaspor
 
 
 
 
 
Arşiv
 
 
Kurumsal

İçerik

Haberler

Yerel Yönetim

Teknoloji

Yukarı Çık