Ana Sayfa » TARİH » Lozan'da çözülen düğüm: Mübadele

Lozan'da çözülen düğüm: Mübadele

Lozan’da imzalan Mübadele Antlaşması, mübadillerin acılarla dolu yüreğinde ikinci bir vatan sevdası doğuracaktı. Bu vatana yürekten bağlı nesiller yetiştiren mübadiller, kendilerine ikinci bir vatan armağan eden çok sevdikleri M. Kemal Atatürk’ün deyişiyle ; “Kaybedilmiş toprakların aziz hatıralarıdır.”

 
 
Lozan'da çözülen düğüm: Mübadele

Emir Doğan SAVAŞ

LMV MUDANYA TEMSİLCİLİĞİ KURUCU ÜYESİ

1919 -1922 yılları arasında süren savaş, Türk ve Rum toplumları arasındaki ayrışmayı keskinleştirerek Anadolu topraklarından gerek asker gerekse halk olarak Yunanistan’a olan göçü başlatmıştı..

Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi/Değişimi; 30 Ocak 1923 tarihinde Lozan’da yapılan ve resmi adı “Yunan ve Türk Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol” uyarınca, Türkiye ve Yunanistan’ın kendi ülkelerinin yurttaşlarını din esası üzerine zorunlu göçe tabi tutmasına, bir başka deyişle azınlıklarından “değiş - tokuş yöntemi” ile kurtulmalarına verilen addır. Göçe tabi tutulan kişilere ise “mübadil” denmiştir. Mübadele ile 1.250.000 Ortodoks Hıristiyan Rum Anadolu’dan Yunanistan’a, 500.000 Müslüman Türk de Yunanistan’dan Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmıştır. Mübadele kapsamına giren kişiler ile girmeyen kişiler arasındaki ayrımın ana kıstası ırk ya da dil değildi. Esas alınan kıstas “din” olduğu için Rum denilenlerin arasında, Türkçeden başka dil bilmeyen ve konuşmayan Türk Ortodoks Hıristiyanlar, Yunanistan’dan gelen Müslümanların arasında da Türkçe bilmeyen, Rumca ya da kendi ana dillerini konuşan insanlar vardı. Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi kapsamında, Türkiye’de sadece İstanbul kenti ile Gökçeada ve Bozcaada’da oturan Rumlar, Yunanistan’da ise sadece Batı Trakya Türkleri mübadeleden muaf tutulmuşlardı. Sözleşmeye göre; 1 Mayıs 1923 tarihi itibariyle Türkiye topraklarındaki Rum/Ortodoks nüfus ile Yunanistan topraklarındaki Türk/Müslüman nüfus arasında başlayan zorunlu göç uygulaması nedeniyle mübadelenin çok büyük bir bölümü 1923-1924 yıllarında gerçekleşmiş, ancak geriye kalan az sayıdaki kimseler içinse bu durum ve uygulama 1930 yılına değin devam ettirilmiştir. Mübadeleye tabi tutulanlardan hiçbiri, Türk Hükümeti’nin izni olmadıkça Türkiye’ye ve Yunan hükümetinin izni olmadıkça, Yunanistan’a dönerek, oraya yerleşemeyecekti. Elli yıl süren bu yasak 1974 yılında sona erdirilmiştir.

Mübadele Anlaşması’nın her iki toplum üzerindeki etkilerini özetlersek;

1-Türdeş bir Türk toplumunun yaratılması konusunda onların dini kimlikleri yeterli görüldü, dilsel ve kültürel farklılıklar göz ardı edildi. 2- Yunanistan’a göç eden nüfusun sayısı fazlaydı. Yunanistan’a göç 1.5 - 2 milyon kadardır; Türkiye’ye gelenler 450 bin. Yunanistan’a yerleşenler mevcut nüfusun % 20’si iken Türkiye’de bu oran % 3.8'dir. Ama her iki ülke için de ‘ayrılan’ nüfus %10 dur. 3- Türkiye’ye göç kontrollü bir uygulama sonucu olmuştur. Rum nüfus özellikle Batı Anadolu’dan mübadeleden önce zoraki ve büyük bir kargaşa içinde kaçmıştır ve kaçırtılmıştır. Bu nedenle de Yunan tarafında olay daha dramatik algılanmış olabilir. 4- Türk tarafı daha önce de Balkan Savaşı nedeniyle göç olayını yaşamış olduğundan belki söz konusu 1923 göçü en büyük dram sayılmamıştı. Türk tarafı bu konuda daha ‘deneyimliydi’ denilebilir. 5- Türk mübadillerin çoğu köylüydü ve ortalama okuma yazma düzeyleri, oran olarak kentli nüfusu daha kabarık olan Rumlara kıyasla daha düşük olmuş olabilir. Aralarından bu konuyu yazacak yazarların çıkmamış olması bu savı biraz doğrular gibidir!. 6- Mübadele yıllarının hemen sonrasında Türkiye’de 'Misak-ı Milli' sınırları dışındaki Türklerle ilgilenmek hoş karşılanmıyor, öyle düşünmek İttihatçı bir sapma sayılıyordu. ‘Dış Türkler’ konusu tabuydu ve bu tür konular desteklenmiyordu. Bu konular siyasal olarak sakıncalıydı. Bu yıllarda Anadoluluk temeli üzerinde bir ulusal kimlik oluşturulmaya girilmişti. ‘Çeşitlilik’ farklı kimlikler, çok seslilik devletçe hoş karşılanmıyordu.

Mübadele sırasında bazı hatalar da yapılmıştır. Örneğin: Anadolu'da yaşayan Helen kökenli Ortodoks Hıristiyanlar yanında, bir ara Bizans'ın batı sınırlarını bekleyen daha sonraları bir kısmı Anadolu'nun Karaman, Kayseri, Tokat gibi çeşitli yerlerine yerleşen Peçenek, Gagavuz, Kuman kökenli Türk Ortodoks Hıristiyanlar da göçe zorlanmıştır. Bunların arasında Ergenokon davasından yargılanan Sevgi Erenerol'un dedesi Papa Eftim de vardı. Bunlar; Türk olduklarını belirterek bu zorunlu göçe direnmişlerdir. Aralarında gitmemek için ağlayanlar dahi olmuştur. Bunun üzerine Atatürk; 'Lozan Görüşmeleri' sırasında, 1923 yılında; bir 'Türk Ortodoks Kilisesi'nin kurulmasını sağlamış ve bunun ilk temsilciliğini Papa Eftim yapmıştır. Böylece bunların çok az bir bölümünün Yunanistan'a gitmesi önlenmiştir.

 

TÜRKİYE’YE GELEN MÜBADİLLER NASIL BİR SOSYAL YAŞAMLA KARŞILAŞTILAR

Mübadil Türkiye’ye geldiğinde onu bekleyen en önemli problem, bir mülke nasıl sahip olup da üretici duruma gelebileceği düşüncesiydi!. Gelen insanlar terk ettikleri bölgede sadece doğal çevreyi terk etmiyor, sosyal bir çevreyi de orada bırakıyordu. Geldiği yerde önce üretici duruma gelmesi, içine katıldığı yeni doğal ve sosyal çevrede iyi bir uyum süreci geçirebilmesi yani hayata tutunabilmesi önemli bir konuydu. Gelen göçmenlerin sosyal hayata katılımları konusunda en önemli sorun “barınma” olarak kendini gösterdi. Türkiye’den gidenlerin sayısı yaklaşık 1.200.000 kişi olduğu ve her bir ailenin 5 kişi olduğu varsayımıyla geride 200 bin civarı konutun kalmasının beklenmesine karşılık geride o kadar konut kalmamıştı. Gelen 500 bin mübadil için kalan evler yeterli olur diye düşünülürken maalesef umulan olmadı. Çünkü Türkiye savaşın şiddetinden dolayı yakılıp, yıkılmıştı. Kalan evler de yağmalanmış ve işgal edilmişti. Dolayısıyla gelen mübadiller bu kaynaktan yararlanamadılar. Devlet bu sorunu aşmak için kimi yerlerde çadırlı ordugâhlar kurdu. Buraya yakın yerlerde örnek köyler inşa edildi ve bu barınma sorununu çözmek için Türkiye’nin dört bir yanında yoğun bir onarım ve inşa çalışmaları başlatıldı. Mübadillerin sosyal hayata katılım ve uyumu oldukça sancılıydı. Her ne kadar ortak bir tarih, ortak bir din, ortak bir kültür ve geçmişe sahip olsalar da, savaş sonrası yanmış, yıkılmış bir ülkenin insanlarının yaşadığı acılar ve kayıplar, bu sancılı ve şiddetli uyum sürecinin önemli direnç noktalarıydı. Mübadiller, 1913 Balkan savaşından beri yaklaşık 10 yıldır (1923’e kadar) savaşan bir ulusun yaşadığı yoksulluk ve perişanlığının bir parçası olacaklardı. Yani mübadiller kadar, onların içine katılmaya çalıştığı sosyal çevre ve toplum da en az onlar kadar çaresizdi….

 

GEÇMİŞİMİZ BİZE KİM OLDUĞUMUZU HATIRLATIR...

İkinci ve üçüncü kuşak mübadil çocukları olarak, mübadil yakınlarımızın gözyaşlarında tanık olduğumuz, kimseyle paylaşılmayan o sessiz acının öznesi durumundaki “ Mübadele Olayı“nda 95 yılı geride bıraktık. Yazar Saba Altınsay, " KİRİTİMU-GİRİTİM BENİM" kitabında mübadil olmanın hüznünü şöyle özetliyordu; "Göç sadece gideni değil, kalanı da sürükler. İnsanın doğduğu toprak ile gömüleceği toprak aynı toprak olmayacaksa, ne kalır ki geriye, ölürken yaşamdan?"

Aşağıdaki cümleler bizlere mübadil olmanın dramatik tanımını daha anlaşılır kılar;

"Savaşın bir anda birbirine düşman ettiği halklar artık bir arada yaşayamayacaklardı.

Büyük göç, insanları yüzyıllardır yaşadıkları ata toprağından söküp atacaktı.

Savaş rüzgârlarının önünde savrulan bu insanlar göç ve acının yarattığı, suskunluklarına da yansıyan toplumsal travmayı bir ömür boyu yaşayacaklardı.

Onların çoğu doğdukları vatanlarının topraklarında ölemediler.

Ama can ama toprak olsun geride kalanlardı, onların akıllarından çıkartamadıkları.

Kimi dostça ayrıldı kimi canını zor kurtarırcasına..

Kimi en sevdiği çiçeğini bıraktı komşusuna, kimi en sevdiği canını.

Kimi de yıl boyunca emek verdiği ekinini bıraktı tarlasında.

Mezarlarını son bir kez ziyaret etme fırsatını bulanlar şanslıydı.

Sevdiklerinin mezarlarını kazıp, kemiklerini daha derinlere gömdüler yok olmasınlar diye.

Değişen coğrafya onların kaderlerini de değiştirecekti. İklimini, rüzgârını, yağmurunu, karını bilmedikleri bu topraklarda kök salıp, yeniden tutunmaya çalışacaklardı,

Çünkü onlar; “yeni topraklara ekilen tohumlar gibiydiler.”

 

95 yıl önceki fotoğraf böyleydi.

95 yılda aradan tam üç kuşak geçti.

Ayvalıklı yazar Ahmet Yorulmaz bu üç kuşağı ne de güzel tanımlamış;

“ BİRİNCİ KUŞAK GÖÇ EDER,

İKİNCİ KUŞAK TUTUNMAYA, KÖK SALMAYA ÇALIŞIR,

BİZİM GİBİ ÜÇÜNCÜ KUŞAKLARDA GERİYE DÖNÜP ASLINI ARAR...”

Ömürlerinin sonuna dek koparıldıkları topraklara tekrar dönmenin umudunu yitirmeyen birinci kuşak mübadiller göç acısını en yoğun yaşayanlardı. Onlar göç sürecinde yaşadıklarını anlatmadılar, konuşmadılar. Geçmişlerine dönük bir hafıza kaybı yaşamayı tercih ettiler. Onlar ki, 1974 yılına kadar tam 50 yıl geldikleri toprakları yeniden görebilme hakkından mahrum bırakılmışlardı.

Geride bıraktığı canlarını, evini, bağını-bahçesini, komşusunu velhasıl tüm yaşanmışlıkları yüreklerine sakladılar. Saklayamadıkları tek şey gözyaşlarıydı. Yanlarında gelirken getirdikleri bir şişe suyu ve bir avuç toprağı bir yadigâr gibi aile mezarları için saklamışlardı.

İkinci kuşak, yeni topraklarda tutunmaya, kök salmaya çalıştı. Dil, kültür, gelenek olarak yabancı olduğu atalarından kalan bu topraklarda yeni bir yaşamın mücadelesini başlattı.

Karşılaştığı tüm zorlukları bu vatana karşı duydukları 'aidiyet' duygusuyla aştılar. Yüreklerinden vatan ve M. Kemal Atatürk sevgisi hiç eksilmedi.

Üçüncü kuşak mübadiller; “Geçmişimiz bize kim olduğumuzu hatırlatır” sözünü hayata geçirip geriye dönüp aslını aramaya başlamışlardı.

MÜBADİL, YÜREĞİNDE İKİ VATAN SEVDASI TAŞIR

En kötü ekonomik kriz dönemini yaşayan Yunanistan ekonomisi gerek istihdam gerekse mali açıdan gelenlerin (1.5-2 milyon) yükünü kaldıracak durumda değildi. Yeni gelenlerin Hıristiyan olmalarına karşın Türkçe konuşmaları dışlanmaları için en önemli sebepti. Anadolu topraklarında iyi bir konuma sahip olanlar burada adeta yoksulluğun en dip noktasını yaşayacaklardı.

Anadolu’ya gelen mübadiller Türkiye Cumhuriyeti’nin 'misafirleriydiler' Yunanistan gibi Türkiye de ekonomik sıkıntı içindeydi. Uzun süren savaş yılları yokluğu ve yoksulluğu da beraberinde getirmişti. Her şeye rağmen Türk Devleti Mübadiller'e sahip çıkarak onlara ikinci bir vatan armağan ediyordu. Mübadiller, 95 yıl önce geldikleri vatan toprağında yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin şefkatiyle karşılandılar. Cumhuriyeti kurucu kadroları, ülkenin içinde bulunduğu onca yoksulluğa ve imkânsızlıklara rağmen mübadillerin taşınmalarından barınmalarına, ekonomik olarak refah içinde yaşam sürmelerine kadar her konuda imkânlarını seferber ettiler. O dönemin 'Mübadele, İmar ve İskan Vekili Mustafa Necati Bey'in, bütün 'İmar ve İskan Mıntıka Müdürleri'ne gönderdiği uzunca bir genelgesi vardır. Devletin mübadile bakış açısını ve devlet adamı olmanın gereğini her bir cümlesinde gördüğümüz bu genelgesinde, 95 yıl önce Yunanistan ve Girit Adası'ndan Türkiye'ye gelen mübadillerin sorunları için görevlilere "derdini sormayacaksın, yüzüne bakıp anlayacaksın" diyecek kadar mübadile karşı şefkatli ve duyarlı bir devlet adamıydı Mustafa Necati Bey. Ruhu şad olsun.

Türk toplumuna uyum sağladıkları ve etnik farklılıklarını ön plana çıkarmadıkları sürece tamamen kabul göreceklerini çok iyi bilen birinci kuşak mübadiller, devletle daima iyi ilişkiler kurmaya dikkat ettiler. Örneğin, Kemalist devrimleri yerel halka göre daha kolaylıkla kabul ettiler. Bunun bir nedeni Mustafa Kemal'e olan duygusal bağlılıklarıydı. Ona, hemşerilikten ve kendilerini Yunan zulmünden kurtarmış olmasından kaynaklanan, yeni doğan erkek çocuklarına “KEMAL”, kız çocuklarına “KEMALİYE” adını verecek kadar derin bir minnet ve sempati duyuyorlardı. Devrimleri kolaylıkla benimsemiş olmalarının diğer bir nedeni ise inanış biçimleriyle ilgiliydi. Girit Mübadiller i genellikle Bektaşi ya da Mevlevi geleneğinden geliyorlardı ve bu inanış biçiminin Sünni inanışına göre daha mistik ve içsel deneyim gerektiren içeriği nedeniyle yeniliklere daha açıktı.

Mübadiller sonsuz bir Mustafa Kemal sevgisine sahiptiler. “O çağırdı geldik, biz kaçmadık” sözü, topraklarından koparılmış bir halkın özlemle karışık duygularını en güzel biçimde ifade etmektedir. Kemaliye Doğruer 'le (1924 Kandiya/Girit), yaptığım söyleşide (Eylül/2011) bana söylediği ve hala unutamadığım birkaç cümlesini sizlerle paylaşmak isterim;

“Önce dil sorunumuz vardı, sadece babam çok az Türkçe biliyordu. Başka da bilen yoktu. Derdimizi anlatmakta epey sıkıntımız oldu. Yerli köylülerle sorunlarımız oldu. Bizi tanımıyorlardı ya da yanlış tanıyorlardı. Dilimiz Rumca olduğu için bizi gavur olarak görüyorlardı. Türk'sün Türkçe bilmiyorsun. Ama çok şükür Müslüman'dık. Babam anlatmıştı, Girit'te paşanın biri şöyle demiş; "DİLİMİZİ verdik ama DİNİMİZİ vermedik ". Belki de bizim için söylenmiş en güzel cümleydi. ” …Ben Atatürkçüyüm. Giritlilerin hemen hemen çoğu Atatürkçüdür. Bak Atatürk'ün resmi yanı başımda durur her zaman. Atatürk bizi gavurların elinden kurtardı. Bize bir vatan bahşetti. Orada kalsaydık, ya canımı alırlardı ya da dinimizi. Ülkemizin sıkıntılarına rağmen bize kucak açtı. Ona karşı olan minnettarlığımız kelimelere sığmaz...”

Mübadiller ve devlet arasında kimi gerginlikler de yaşandı. Örneğin, mübadillerin iskânı sırasında yerli halkla mübadiller arasında çıkan herhangi bir sorunda yerel yöneticiler yerli halkın yanında bir tutum sergilediler. Kırsal bölgelerde Kurtuluş Savaşı'na destek vermiş olan kimi önemli ağalar, bu dönemde Rumların terk etmiş oldukları toprakları ve mülkleri kendi hakları olarak görüyorlardı. Onların deyişiyle; “ Rumelililerin bu kurtuluş mücadelesine herhangi bir katkıları olmamıştı çünkü”.

30 Ocak 1923 günü Lozan’da imzalan Mübadele Antlaşması, mübadillerin acılarla dolu yüreğinde ikinci bir vatan sevdası doğuracaktı. Bu vatana yürekten bağlı nesiller yetiştiren mübadiller, kendilerine ikinci bir vatan armağan eden çok sevdikleri M. Kemal Atatürk’ün deyişiyle ; “Kaybedilmiş toprakların aziz hatıralarıdır.”

Mübadil, ömrünün sonuna kadar iki vatan sevdası taşır yüreğinde. Biri doğduğu toprakların vatanı, diğeri ise gömüleceği toprakların vatanı. Bu duygunun en dramatik anlatımını Giritli Bilal Türkoğlu’nun annesiyle arasında geçen kısa bir anekdotta görelim;

GEL EVİMİ GÖRMÜŞ GÖZLERİNDEN ÖPEYİM...

Girit’e ilk defa 1980 de gittim. Babamın ve annemin köylerine gittim. İkisinin de evlerini buldum. Döndüğümde rahmetli annem bana sordu: - ‘’Köye gittin mi?’’ -‘’Evet anne gittim’’ -‘’Evimi buldun mu?’’ - ‘’Buldum’’ Ağlayarak ‘’Gel evimi görmüş gözlerini öpeyim’’ dedi.

 

KAYNAKÇA Prof.Dr.Kemal Arı-“Mübadele” Mihri Belli-Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi M.Ali Gökaçtı-“Mübadele”

 

 
25 Ocak 2019 Cuma 19:27
 
 
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
Röportajlar
Geri İleri
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
 
 
Anket
Bursa'nın marka değeri sizce hangisi?
Uludağ
Yeşil Türbe
Ulu Cami
Muradiye Külliyesi
Cumalıkızık
Kaplıcalar
Emir Sultan
Karagöz ile Hacivat
Kapalıçarşı ve Hanlar
Bursaspor
 
 
 
 
 
Arşiv
 
 
Kurumsal

İçerik

Haberler

Yerel Yönetim

Teknoloji

Yukarı Çık