Ana Sayfa » RÖPORTAJLAR » Mehmet Erbak: Unuttuğumuz Bursa ortaya çıktı

Mehmet Erbak: Unuttuğumuz Bursa ortaya çıktı

Bursamız dünya çapında markalar üreten çok özel bir şehir. Ünü sınırları aşan çok sayıda kaliteli marka, bu kentin bağrından çıktı. Bunlardan biri de Efsane Uludağ Gazozu. 1930 yılında Setbaşı'nda ilk gazoz fabrikasını açan Mehmet Hakkı Erbak ile başlayan bu başarı yolculuğu, oğlu Nuri Erbak ile devam etti. Şirket bugün profesyonel bir kadro eşliğinde Nuri Erbak'ın çocukları ve torunlarından oluşan üçüncü ve dördüncü kuşak aile temsilcileriyle birlikte yönetiliyor. Uludağ İçecek Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet H. Erbak ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Mehmet Bey'in Bursa'ya sevgisini, hobilerini, gezilerini, hayallerini, yaşam felsefesini anlattığı röportajı ilgiyle okuyacaksınız.

 
 
Mehmet Erbak: Unuttuğumuz Bursa ortaya çıktı

Röportaj: Kemal CANKAYA

 

Y.B: Önce sizi tanımak istiyoruz: Mehmet H. Erbak kimdir?

M. E: 1950 yılında Bursa’da doğdum. İlkokulu Bursa’da bitirdikten sonra orta ve lise öğrenimimi İstanbul’da Saint-Joseph Lisesi’nde tamamladım. 1972 yılında Fransa’da Nancy IUT Gıda Teknolojisi Bölümü’nü, 1978’de de Bursa İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdim. Fiili olarak ortaokul yıllarından beri Uludağ İçecek bünyesinde çalışıyorum. 1972 – 1974 yılları arasında Fabrika Müdürü, 1974 – 1993 yılları arasında Genel Müdür ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev aldım. 7 Eylül 1993’te babamın vefatından bu yana da Uludağ İçecek Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini yürütmekteyim.

Ayrıca 2002 yılından beri de Fransa’nın Bursa Fahri Konsolosluğu görevini yürütüyorum. Fransızca, İngilizce, az da olsa İtalyanca biliyorum ve İspanyolcayı da anlayabiliyorum. Ayrıca, Nuri Erbak Eğitim ve Kültür Vakfı’nda Başkan, Bursa Türk – Fransız Alliance Française Kültür Derneği’nde Yönetim Kurulu Başkanı, Bursa Kültür Turizm Sanat Vakfı’nda Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı, Uludağ Üniversitesi Güçlendirme Vakfı Yönetim Kurulu’nda üyelik ve ÇEVKO Çevre Koruma ve Ambalaj Atıklarını Değerlendirme Vakfı’nda Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı gibi görevlerim var. Evliyim ve iki çocuk babasıyım.

Hayatımda çok önemli iki yer vardır. Bunlardan biri yedi ceddimin doğup büyüdüğü Orhan Mahallesi’dir. Osmanlı döneminde Bursa’nın en güzel ve değerli eserleri buraya yapılmış. Bu mahallede bulunmak, havasını koklamak insana ayrı bir huzur veriyor. Diğeri de maden suyu fabrikamızdır. Benim için çok kıymetlidir. Çocukluğum şeker çuvalları ve gazoz şişeleri arasında geçti. Kamyon kasalarından hiç inmezdim. Bu yüzden hep söyledim ve söylemeye devam edeceğim: Allah canımı maden suyu fabrikamızda alsın. Orada son nefesimi vereyim. Bunu söylemekte bir sakınca görmüyorum. 

 

 

Y.B: Uludağ Gazoz efsanesi nasıl doğdu?

M.E: Burası tam anlamıyla bir "gazoz" ülkesi, gazoz kültürümüzün bir parçası, bu topraklarda doğan yerel bir lezzet. 1950'li yılların sonunda Türkiye'de iki binden fazla gazoz üreticisi varken ne yazık ki bugün kırk üreticiden bile bahsedemiyoruz. Efsane Uludağ Gazozu'nda da olduğu gibi, aslında her birinin arkasında başka bir hikâye var. Dolayısıyla gazoz çok kıymetli bir ürün.

Şirketimize ilk ruhsat ise 1912 yılında Sultan Mehmet Reşat Han tarafından veriliyor. 1930 yılında ise Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün izniyle şirketimizin unvanında “Türk” kelimesini ekleme imtiyazına sahip olduk ve o günden bu yana da Uludağ Maden Suları Türk A.Ş. olarak bu büyük imtiyazı koruduk. 1912 yılında maden suyu işletmesi için ruhsat alan ortaklar, 1933 yılında Bursa ve Yalova baş bayiliğini Nilüfer Gazoz’un sahibi dedem Mehmet Hakkı Erbak’a devrediyor. Aynı yıl Mehmet Hakkı Bey (Erbak) tarafından da ilk gazoz fabrikamız kuruluyor. 1932 yılında, rahmetli babam Nuri Erbak’ın Uludağ Gazozu’nun formülünü bulmasıyla bugünlere taşınan aile şirketimiz Uludağ İçecek için, gazozun çok ayrı bir yeri var. Bu formül hala sır gibi saklanıyor. Benzerini yapmaya çalışsalar da başarılı olamıyorlar. 1950’li yıllara geldiğimizde Uludağ Maden Suları ve Uludağ Gazozları birleşerek yoluna devam ediyor. Bugüne kadar sektörde pek çok ilke imza atan Uludağ İçecek Türkiye’nin en köklü şirketlerinden biri diyebiliriz.

 

Y.B: Fransa Bursa Fahri Konsolosu unvanını nasıl aldınız?

M.E: Öncelikle bu unvan alınmaz, aksine verilir. 2002’den bu yana Fransa Fahri Konsolosuyum. Fransa Büyükelçiliği ile çok eskiye dayalı birtakım ilişkilerimiz, dostluklarımız vardı. Bursa’da Fransızca eğitim veren bir üniversite ve Fransız Dışişleri Bakanlığı'na bağlı Mission Laique Française ile beraber ortak bir okul inşa ettik. Eniştem Ayhan Kızıl’ın rektörlüğü sırasında ilişkilerimiz ilerledi. Sonra bir dönem İstanbul’da Türk Fransız Ticaret Odası’nın Genel Sekreterliğini yaptım. Akabinde dönemin büyükelçisinden fahri konsolosluk teklifi aldım. Her iki ülkenin devlet başkanları, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve 10. Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer’in onaylarıyla süreç tamamlandı. Aynı büyükelçilik gibi fahri konsolosluklar da Cumhurbaşkanlığı’nın akreditasyonuna tabidir. Nasipmiş, o gündür bugündür bu misyona elimden geldiğince devam ediyorum.

 

 

Y. B: Babanız Nuri Erbak, Bursa’nın sosyal yaşamına damga vurmuş bir insan. Erbak ailesi dendiğinde akla ilk gelen isim Nuri Erbak oluyor. Babanızı nasıl tanımlarsınız?

M.E.: Babamın karakterine çok güzel bir vurgu yaptınız. Aynen dediğiniz gibi, babamın sosyal ilişkileri gerçekten çok iyiydi. Doğasından gelen büyük bir zenginliğe sahipti.

Ben tanıyamadım ama babamın anlattıklarından dedemin de iletişim yönünün çok kuvvetli olduğunu, insanlara karşı sevgi dolu olduğunu biliyorum, örneklerini babamın hatıralarında görüyorum. Bu çok enteresan bir şey. Yani babam bütün Bursa’ya dost olan, hiç kimse ile kavga etmeyen, herkes tarafından sevilen bir insandı. Babamın hoşgörüsü çok yüksekti, bunu herkes söyler. Hoşgörülü olmasından, sosyal ilişkilerinden ve gani gönüllüğünden dolayı babamın masası, sofrası hep doluydu. Bu çok büyük bir zenginliktir.

Bundan yıllar önce, aklımda kaldığı kadarıyla 90’lı yılların başıydı, Mevlâna Hazretleri’ni ziyarete gitmiştik Konya’ya; Kurban Bayramı’ydı. Orada adak kurbanı kesecektik, adağımız vardı. Oraya buraya bakarken, türbenin karşısında bir yer gösterdiler, o sırada bir baş komiser geldi. “Kim Bursalı burada?” dedi, “Benim” dedim. Uludağ, gazoz derken “Nuri Erbak’ın nesisin?” diye sordu, “Ben oğluyum” dedim. “Ben senin babanın masasında yemek yedim. Bizi geçerken bırakmazdı” dedi. Bakın, babamın misafirperverliği bana Konya’da bile böyle bir anı yaşattı.

Öte yandan babam eğitime de büyük önem verir, bu konuda çalışmalar yapardı. Bugün Nuri Erbak adını taşıyan iki okul var. Ayrıca Çaybaşı Köyü’nde Özkaynak Maden Suyu ile müşterek yaptığımız bir okulumuz daha var. Daha sonra sadece bizim Nuri Erbak Vakfı ile sahiplendiğimiz bir okul oldu bu. Bugün Nuri Erbak Vakfı her üç okula da maddi, manevi destek vermeye devam ediyor.

Çaybaşı Köyü’ndeki okulumuz da, Nuri Erbak Ortaokulu ve Nuri Erbak Anadolu Lisesi gibi eğitim ve öğretimde çok başarılı. Çaybaşı İlköğretim Okulumuz Avrupa Birliği projeleri kapsamında başarı sıralamasında ilk 100’e girdi. Bugün bu okulumuzun Avrupa’dan tam 6 tane kardeş okulu oldu. Bu gurur verici bir tablo, zira ataları ve babaları belki de İstanbul’a dahi gitmemiş olan bu çocuklar İtalya, Fransa, Almanya ve Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerin başkentlerinde, sokaklarında yürüdüler; bilgi birikimleri ve gördükleriyle birlikte yürüyüş şekilleri bile değişti. Çocuklarımızın başarısında emeği gerçekten teşekkürü hak ediyor. Babam sık sık okulları ziyaret eder, çocuklarla konuşurdu. Ben de babam gibi sürekli okullara giderek öğrencilerle konuşup sohbet ediyorum.

Mesela bakın, yine babamla ilgili bir hatıra; Jules Verne Özel Bursa Ana ve İlköğretim Okulu’nu kurma aşamasındayız, Fransa’dan arkadaşlar “Bize bir devlet okulu, bir de özel okul göster” dediler. Aklıma ilk gelen Nuri Erbak Lisesi oldu. O zaman süper liseydi, şimdi Anadolu lisesi oldu. Okula hiç haber vermeden aldım arkadaşları, okula gittik. Müdürümüz Necmettin Hoca, kulakları çınlasın, bizi görünce şaşırdı. Üç Fransızla okulda dolaşıyoruz. İşimiz bittikten sonra çıkarken Fransız arkadaşlarımızdan biri “Dikkatimi çekti, sıranın üzerinde isim yok, sıralar karalanmamış, tertemiz” dedi. Ben de Necmettin Hoca’ma sordum, “Nuri Amca çocuklara tüm eşyalarını özenle kullanmaları gerektiğini söylerdi, sıralara yazılar yazmayın, güzel olmaz derdi, bizim çocuklarımız da bu yüzden yazmıyorlar” dedi. Bu olay belki Fransız okulunun Bursa’da açılmasının, 2 bine yakın öğrencinin ve bir sürü genç insanın Fransızca öğrenmelerinin nedenlerinden bir tanesidir. Bugün hala Nuri Erbak Anadolu Lisesi'nde sıraların tertemiz olduğunu görürsünüz.

Y.B: Nuri Erbak’ın hobi olarak fotoğraf çalışmaları yaptığını biliyoruz. Birçok yerde, çektiği eski Bursa fotoğraflarını görüyoruz. Sizin de fotoğraf merakınız var. Babadan geçen bir hobi mi?

M.E: Babam fotoğrafçıydı, Allah rahmet eylesin. Bize bıraktığı engin bir fotoğraf koleksiyonu var. Kendi çektikleri ve biriktirdikleri, bunların bir kısmı da eski Bursa kartpostalları. Bu konuda oldukça geniş bir koleksiyona sahibiz. Bir de İstanbul’da bir sınıf arkadaşım var, Sevim İzzet -kulakları çınlasın- onunla beraber müşterek sergi de yaptık bir-iki kez.

80’li yılların başıydı, Ahmet Vefik Paşa’nın oradaki sanat galerisi yeni açılıyordu. Ekrem Barışık Bey Belediye Başkanımızdı, daha Büyükşehir değildi. Zekai Gümüşdiş Bey de Valimiz, ikisinin de kulakları çınlasın. Babamın çok yakın dostları “Nasıl bir sergi açalım?” derken Zekai Bey “Sizin koleksiyonu sergi olarak açalım” dedi. Bu güzel fikirle orada çok güzel bir sergi yaptık. Bursa bu koleksiyon sayesinde bir geçmişinin olduğunun farkına vardı. Bu çok önemli bana göre, bu fotoğraflar sayesinde Bursa’nın iki tarihi eseri tekrar canlandı. Bir tanesi Irgandı Köprüsü, diğeri de Ulu Cami'nin köşesindeki şadırvan. Ekrem Barışık Bey Irgandı Köprüsü'nü o günkü haline getirdi. Fakat yine de ortada bir yanlış varmış, sonradan ortaya çıktı. Bir müzayedede elime bir fotoğraf geçti. Irgandı Köprüsü'nün 1855 depremi öncesini gösteren bir resmiydi bu. Meğer o köprü taş köprüymüş, çok eski Bizans’tan kalmaymış, taş köprü üzerinde de taş çarşı varmış. Köprü depremde yıkılmış. Depremde yıkıldıktan sonra topoğraf Suphi Bey Bursa’ya gönderildiğinde o köprüyü bugünkü haline benzer bir şekilde taş köprü üzerine ahşap çarşı inşa ediyor. Ekrem Barışık Bey de bunu bu haline getirdi. Bu fotoğrafı bulup herkese dağıttığımda iş işten geçmişti, köprü çoktan yapılmıştı. Diğeri de şadırvan. Onda da ben tesadüfen yalakların altındaki orijinal taşlarını buldum, sonra bizim fotoğraflardan rölöve yapıldı ve ardından yeni baştan köprü inşa edildi.

Y.B: Sizin bir de gezginci yönünüzün olduğunu öğrendik. Büyük çoğunlukla yılın 6 ayı dünyanın birçok ülkesini gezdiğinizsöyleniyor. Gezdiğiniz ülkelerle bizim ülkemizi karşılaştırdığınızda nasıl bir fark var?

M.E: Öncelikle benim Bursa aşkım uzun süre başka yerde bulunmama izin vermiyor. Dostlarım biraz abartmışlar, eşim de ben de gezgin anne ve babaların çocuklarıyız. Babam benden daha çok gezerdi. Rahmetli kayınbabamla, kayınvalidemin babamlarla tanışması çok enteresan. Tuna üzerinde bir teknede geziyorlarmış. Aslında bu gezi sırasında tanışmışlar, hatta babamlar o geziyi hatırlayamadı, kayınvalidem hatırlattı. Seyahat etmek bizim için vazgeçilmez, ailecek genlerimizde var. Çocuklarımız büyüdü, kızımız evlendi. Hala beraber gezmeye devam ediyoruz. Yılın iki ayı eşimle geziyoruz.

Doğal güzelliklere gelince; kısa bir zaman önce Erzincan Kemaliye, Sivas Divriği’deydik. Kemaliye Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923’te verdiği ad. 10 Kasım anmamızı, saygı duruşumuzu da Kemaliye’de Atatürk anıtının önünde yaptık. Tabiat o kadar güzel ki, harika bir sonbahar yaşadık orada üç gün. Oradan çıktık, Sivas’ta da Sivas Kongresi'nin yapıldığı binanın önünde turumuzu bitirdik. Ülkemizin güzelliği, tabiatı çok başka. Sac bir teknede Karanlık Kanyon’da dolaştık. Buranın dünyanın en derin kanyonu olduğunu öğrendik, ben bilmiyordum bunu. Eşimle ve denizci arkadaşlarımızla birlikte hayalimiz sular yükseldiğinde kanyonun 8-10 saatlik bölümünü bir uçtan bir uca, hatta akıntıya rağmen Keban’a kadar gitmeyi planlıyoruz, inşallah başarırız.

 

 

Y.B: Birçok hobiniz olduğunu biliyoruz, özel koleksiyonlarınız arasında neler var ve fobileriniz neler?

M.E: Bende hobi çok, fobimse karımı kızdırmak. En büyük hobim fotoğrafçılık. Dedim ya; babam benim eski fotoğrafçı, babamın üç tane fotoğraf makinesi vardı, bir tanesi ablamdaydı, maalesef o çalındı, evine hırsız girdi, 8 milimetrelik körüklülerdendi. Babamın iki tane daha fotoğraf makinesi var, Amerikan’dı prizmatik küp şeklinde duruyor. Onları kızıma hediye ettim, o da çok güzel fotoğraflar çekiyor. Bir de Kodak vardı, ben bu Amerikan makine ile başladım fotoğraf çekmeye, 3-4 yıl o fotoğraf makinesini kullandım. Babam sonra süper 8 film çekmeye başlayınca, ben de babamın Kodak makinesini aldım. Eski jenerasyon Kodak, onu da kızıma verdim, kızım saklıyor bunları.

1976 yılında bir yaz günü İnönü Caddesi'nden aşağı iniyordum. Selahattin Ağabey vardı, Amerikan mağazası gibiydi. Almanya'dan, oradan buradan malzeme getirirdi. O zamanlarda Türkiye’de bir şey yok, hayalimde auto-focus bir makine vardı, Canon veya Nikon, o zamanlar bir de Milando vardı. Bir baktım vitrinde bir tane Canon A7 duruyor. Alaaddin’nin Sihirli Lambası gibi! Bursa’da nerede bulacağım A7? Yurtdışına çıkmak veya çok aramak gerek. Pazarlıklar sonucunda Selahattin Ağabey’den makineyi aldım. Ben A7 ile sınıf atlayarak focus fotoğraf çekmeye başladım. O gün bugündür, Canon'larla devam ediyorum. Herhalde yılda 25-30 bin fotoğraf çekiyorum, geçen sene Eylül ayında eşimle Çin’e gittik, vallahi 6 bin civarında fotoğraf çekmişim 20 günde. Çok heyecanlı, güzel bir geziydi. Sabah 5-6 gibi kalkıyorduk, akşam 7-8 gibi otele dönüyorduk. Hayatımın en güzel fotoğraflarını çektim diyebilirim. Öyle böyle değil, coğrafya çok güzel bir kere, çok renkli, insan gibi. Terfi ettim, şimdi Canon Mark 4 kullanıyorum. Canon serisinin en babası, şu an dünyada kullanılan auto-focus makinelerin en iyilerinden biri.

Başka hobilerim de var. Onlardan da çok keyif alıyorum. Mesela bir tanesi kol düğmesi koleksiyonum. Hiç kimsenin olmadığı kadar çok sayıda, sayılarını bilmiyorum. Kutu kutu evde duruyor. Bunların yüzde 60-70’inin tasarımı bana ait, tasarımları kendim yapıyorum. Dünyanın gittiğim yerlerinden, hatta Türkiye’de birçok yerde dolaşırken bir parça çıkıyor önüme, iki tane benzerini bulursam onları alıyorum. Eşimin yakın arkadaşı ve önemli bir tasarımcı olan Zeynep Erol ile beraber tasarımlar yapıyoruz. Allah razı olsun, eskiden babadan dededen tanıdık bir Garbis usta vardı Kapalı Çarşı’da; kalite işler yapan bir ustadır, çok severiz, ailece görüşürüz. Bazen onunla beraber oluruz, bazen de Urart’a yaptırıyorum İstanbul’da, sahipleri ve çalışanları da çok sevdiğim arkadaşlarım.

Ek olarak dünyanın her bir yerinden eski para bulmaya çalışıyorum, çok zengin bir koleksiyon bu da. Şişe koleksiyonumuz var babamdan devraldığım, o koleksiyon şu anda dünyadaki belki sayılılardan bir tanesi oldu, ilk 3-5 arasına girer.

Şirketimizin içinde atmadığımız, sakladığımız muazzam bir makine koleksiyonumuz var. Dedemin ilk makinesi duruyor.

Parfüm şişesi koleksiyonum var, o benim şahsıma ait, onları koyacak yer bulamıyorum, artık biriktirmiyorum. Koleksiyoncunun çok büyük sıkıntısı, yer sorunu, mekan sorunu oluyor. Mesela parfüm şişesi koleksiyonu 1700’ün sonundan başlıyor, çok özel bir koleksiyon. Bunlar 50-60 yıllık bir birikim, gıdım gıdım birikiyor. Zaten bir günde koleksiyoncu olunmaz, bir günde olmaya kalkarsanız kazık yersiniz. Aldığın malın beşte dördü kötü olur. İşte bunlar bir şekilde devam ediyor.

Bir hayalimiz var; inşallah müze yaptığımız zaman bu koleksiyonlar gün yüzüne çıkacak.

Hobi yaşlılıkta çok önemlidir. Ben kendimi daha yaşlı görmüyorum 67 yaşındayım, ruhum genç olduğu için kendimi yaşlı saymıyorum, bir de enerjim yüksek. Kendime 3 ile 5 yıl arasında bir emeklilik takvimi belirledim. Onu da yaptığımda herhalde hobilerim beni epey götürür. Aslında benim gerçek görevim eğitim; okullarla, çocuklarla ilgilenmek. Fransız Fahri Konsolosluğu'ndan beri bana intikal eden Fransız Kültür Derneği var. Bunlarla beraber Türkiye’de ciddi anlamda gönüllü eğitimin bir parçası oldum, öyle görüyorum. Bu işi de iyi yaptığımı düşünüyorum.

Y.B: Genç kuşak girişimcilere, iş adamlarına ne gibi önerilerde, tavsiyelerde bulunursunuz?

M.E: Ben her sene Nuri Erbak Anadolu Lisesi'nde 11. sınıf çocuklarına sohbete gidiyorum. Meslek seçimi söylediğim ilk cümle. Celal Beysel’in kulakları çınlasın, okula beraber gitmiştik, orada da aynı şeyi söylemiştim. İnsan 30 yıl, 40 yıl sonra karısından, kocasından boşanabilir. Ama insan mesleğini bırakamaz, onun için bir kere seveceğiniz mesleği yapın. Bana göre kesinlikle olmazsa olmazdır. Kerhen yaptığın işten hiçbir şekilden fayda gelmez.

Bir de şunu söylemek istiyorum: çöpçü olmak istiyorsanız çöpçü olun, sonrasında çevre bakanı olursunuz, muazzam geri dönüşüm tesislerinin sahibi olursunuz, çevre mühendisi olursunuz. Yaptığınız mesleği sevmek önemli. Bir de mesleğinizin evrensel, dünyanın her yerinde geçerli olması. Yani hem kabiliyetiniz olacak hem de geçerli bir iş olacak. Hayat sadece Türkiye ile de sınırlı değil, global bir dünyada yaşıyoruz artık. Türkiye’de yaptığın bir meslek seni aç kalmaktan korur. Mesela tamirci dünyanın hiçbir yerinde aç kalmaz. Doktor her yerde geçinir. Dünyanın neresine gidersiniz gidin, meslekler kolunuzdaki altın bileziktir. Sizi geçindirecek bir mesleğiniz olacak.

Müteşebbis, patron olarak işe giriyorsan da madde 1; çok iyi pazar etüdü yapılması lazım. Dahası borçla, harçla işe girilmemesi gerekiyor. Bir müteşebbisin finans bilgisi iyi olmayabilir, çok iyi bir finansçı bulması gerek. Muhasebecisinin sözlerini dinlemesi lazım. İyi bir hukukçuya danışması lazım, yanında bir hukukçuyla müşterek teşviki mesai yapması lazım. Aksi takdirde bir yerden başı derde girer. Öte yandan ticaret erbabı empati yapmalıdır, empati yapmadan yola girerse yalan söyler. Yani hileli mal da satar, kazık da atar ama sonucunda kendisine rücu eder. Ahlaktan ayrılmayacak, kötü mal satmayacak. Bizim de Uludağ İçecek olarak başarımızın sırrı budur, biz her zaman en iyisini yapmaya çalıştık, yüz yıldır da aynı yolda ilerliyoruz. Allah bizi utandırmasın.

 

Y.B: Zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

 


İlgili Haberler
left
right
 
 
16 Mart 2018 Cuma 21:27
 
 
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
 
 
Röportajlar
Geri İleri
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
 
 
Anket
Bursa'nın marka değeri sizce hangisi?
Uludağ
Yeşil Türbe
Ulu Cami
Muradiye Külliyesi
Cumalıkızık
Kaplıcalar
Emir Sultan
Karagöz ile Hacivat
Kapalıçarşı ve Hanlar
Bursaspor
 
 
 
 
 
 
Arşiv
 
 
Kurumsal

İçerik

Haberler

Yerel Yönetim

Teknoloji

Yukarı Çık