Ana Sayfa » RÖPORTAJLAR » MİMAR BORA AKÇAY İLE MİMAR SİNAN'IN İZİNİ SÜRMEK

MİMAR BORA AKÇAY İLE MİMAR SİNAN'IN İZİNİ SÜRMEK

 
 
MİMAR BORA AKÇAY İLE MİMAR SİNAN'IN İZİNİ SÜRMEK

MİMAR BORA AKÇAY İLE BURSA'DA MİMAR SİNAN'IN İZİNİ SÜRMEK...

 

Röportaj: Nezaket ÖZDEMİR

Araştırmacı Kütüphaneci Yazar

 

 

-Sayın Akçay, mimarinin günümüzde ne kadar estetik kaygı güttüğü ya da güdebildiği, tartışmaya açık bir konu. Fakat mimarinin güzel sanatlar kavramı çerçevesinde, ayakta durabilen eserler üretilen, yani estetik kaygılar yanında statik kaygılar da güden bir dal olduğu kuşkusuz. Bu düşünce çerçevesinden bakınca her bina değerlidir. Bir müellifi var ve bir imzaya dayanıyor. Bu imzalardan bazıları ekol olma vasfını taşıyor. Mimarlık tarihimizde bu isimlerden biri de Mimar Sinan. Bugün sizinle Mimar Sinan’ın Bursa’daki tek eseri denilen Galle Han üzerinden bir mimarlık sohbeti gerçekleştirmek istiyorum. Öncelikle, söylendiği gibi Galle Han, Sinan’ın Bursa’daki tek eseri mi?

 

-Mimar Sinan’ın eserlerini tespit edebildiğimiz 4 tane kaynak var. Bunlardan ilk ikisi şair ve nakkaş olan Sai Mustafa Çelebi tarafından kaleme alınmış, Tezküretü’l-Ebniye, Tezkiretü’l-Bünyan’dır. Aynı yazarın üçüncü eseri Tuhfetü’l Mimarin,ilk iki kitabın birleştirilip eski harfli Türkçe olarak kaleme alındığı eserdir. Bu yazma eserler, 1987 yılında Abdullah Kuran tarafından günümüz Türkçesiyle yayınlanmıştı. Mimar Sinan’ın eserleri hakkında çok aydınlatıcı bilgiler veren diğer bir eser, Yrd. Doç Dr. Zeki Sönmez’in Kitabı. Mimar Sinan Üniversitesi tarafından yayınlanan “Mimar Sinan ile İlgili Tarihi Yazmalar-Belgeler,” isimli bu kitapta Sinan’ın bütün eserlerinin listesi bulunuyor. Bir de “Adsız Kitap,” var. Yazarı belli olmadığı için böyle anılıyor, ama Sinan’a atfediliyor. Bunları neden anlatıyorum? Tespitimizin kaynaklarını vermek için. Bu eserlerde Sinan’ın bütün eserlerinin listesini bulabiliyoruz. İncelememizden de Sinan’ın Bursa’da 3 eseri olduğu sonucunu çıkarıyoruz. Birincisi Yeni Tahıl Hanı veya Ali Paşa Kervansarayı. Diğeri İznik’te. Orhan Gazi’nin İznik’i fethettiği zaman Ayasofya Kilisesi camiye çevrilmiş ve Orhan Camisi adı verilmiş olan ya da Camii Atik olarak anılan camidir. Kanuni döneminde Sinan’ın bu caminin minaresini ilave ettiği söylenir. Ama kaynaklar, Sinan’ın camiyi tamamen yeniden ayağa kaldırdığını ve bir minare eklediğini göstermektedir. Üçüncü eser Yenişehir’de. Akbıyık Köyü yakınlarında “Dibek,” isimli eski bir köyde bulunan Rüstem Paşa Kervansarayı. Tabii günümüzde tamamen viran bir halde.

 

-İlk dönem Osmanlı anıtsal eserlerinin bulunduğu Bursa’dan Sinan ne almıştır? İlk dönem Osmanlı Mimarisi’nin Sinan’ın “Sinan”oluşunda bir katkısı var mıdır? Mimar Sinan ekolünde ilk dönemin herhangi bir esintisi görülüyor mu?

 

-Elbette. Sinan, Ser Mimaranı Hassa’dır. Yani Hassa mimarlarının başı, demektir. Kamu mimarı demektir. Sinan mimaride çok önemli, devrimsel nitelikte büyük atılımlar yapmıştır. Ama bunlar kendisinden önce gelen başka mimarların geldiği noktanın üstüne inşa edilmiştir. Bursa’ya gelirsek, Orhan Camisi, tek kubbeli bir cami. Büyük açıklıkların geçildiği sistemin başlangıcıdır. Bu akım, İstanbul’da Şehzadebaşı Camisi ile sürer gider. Taşıyıcı sistem üzerindeki bu gelişme Sinan’la birlikte Beyazıt Camisi’nde ve Süleymaniye’de devam etmiş Selimiye Camisi’nde doruk noktaya ulaşmıştır. Bursa’daki camiler “T” planlıdır. Ortada bir kubbe, iki yana açılan kanatlar ve kıblenin karşısındaki giriş kısmı. Sinan’ın yaptığı planlarla “Haç Sistemi,” geliştirilmiştir. Yan kubbe ve destekleyiciler yoktur. 8 tane paye üzerine tek kubbe ile büyük açıklıklar geçilmiştir. Mısır’da 641 yılında yapılmış olan Amr bin el-As Camisi, Afrika’da ilk yapılan camidir. Çatıyı 1000 kubbe ile kapatmışlar. Bu sistemin gelişmişi Ulucami’dir. Ulucami’de kubbeler bina içindeki 12 ayak üzerine inşa edilmiştir. Bina içindeki sütunları kaldırma Orhan Camisi ile başlıyor. Sinan’ın kendisinden öncekilerden teknik olarak bir şeyler aldığı kuşkusuz. Ama sonuç olarak özgün bir sistem geliştirmiş. Diğer yandan Ali Paşa Kervansaray’ında Sinan’ın mimariye bakışındaki açıklık ziyadesiyle görülmektedir. Nedir açıklık? Mesela taşıyıcı yapıya baktığınızda Sinan yapısında bu hemen görülür. Tuğla ile örülmüş tonozların yapısı hemen okunur. Birçok yerde sıvanmamıştır. O güzel tuğla örgüleri görünür, Sinan gizlemez. Nitekim eski Bizans ve Roma’dan kalan taşları, mermerleri, daha sonra yapılan yapılarda mimarlar söküp yeniden kullanmışlardır. Ama taşın bir yüzündeki haçı, diğer mimarlar içe doğru kullanıp gizlerken, Sinan bu haçı dışarıdan görülecek biçimde kullanmıştır. Sinan yapılarında herşey ortadadır. Sinan bir şey gizlemez. Böyle bir açıklık ve dürüstlük var. Ama han günümüzde çok tahrip olmuş tabii içine iş hanı bile yapılmış.

 

-Peki Buradan Galle Han’a gelelim mi? Neden Galle Han demişler?

 

- Kapan Hanı ya da Yeni Tahıl Hanı da diyorlar ama şuradan başlamak gerek, bir defa o hanın adı Ali Paşa Kervansaray’ı.16. yüzyılda Kanuni'nin sadrazamlarından Semiz Alizade Paşa tarafından, buğday, arpa gibi tahılların satıldığı bir nevi borsa olarak yapılmış. Bu konu Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde benim de jürisinde bulunduğum bir akademik çalışmada Sermin Çakıcı’nın yüksek lisans tezi olarak incelendi. Tezin adı, “A Proposal for Preservation and Bilitation of Yeni Galle Pazarı Hanı (Former Ali Paşa Kervansarayı) and It’s Immediate Surrounding in Bursa.” O yıllarda Bursa ticari olarak çok canlı bir merkez. Kervancıların konaklayacağı yerlere ihtiyaç var. Bu düşünceyle yapılmış bir han.

 

-Bursa’nın ilk kadastro planı 1857 yılında Suphi Bey tarafından çizilmiş ve 1862 yılında bu plan bastırılmış. Bu haritada Ali Paşa Kervansaray’ını bir bütün olarak bütün ihtişamıyla görebiliyoruz. Suphi Bey Haritası’na baktığımızda, Deveciler Mezarlığı’na komşu yeşil bir alanın ortasında, avlusunda da büyük çınarlar ve İznik çinileri ile bezeli bir çeşmesi olan özgün bir yapı.Felaket, 1903-1906 yılları arasında Vali Mahmud Reşid Paşa döneminde o zamanki adıyla “Hamidiye Caddesi,” daha sonra Meşrutiyet Caddesi, bugün Cumhuriyet Caddesi bildiğimiz cadde açılıyor. Devamını sizden öğrenebilir miyiz?

 

-Felaket sözü doğru ama caddenin açılmasından sadece Ali Paşa Kervansaray’ı değil Pirinç Hanı ve Perşembe Hamamı da zarar görmüştür. Yalnız cadde, Pirinç Hanı’nın bir köşesinden geçmiş, Ali Paşa Kervansarayı’nı ise göbeğinden ikiye bölmüştür. Pirinç Hanı’nın köşesinden 3 modülün gittiği görülüyor. Burası öyle değil. Cadde, Han’ın tam ortasından, avlusundan geçiyor, böylece Han’ın bir bölümü caddenin bir yanında, diğer yarısı da caddenin diğer yanında kalıyor. Bu yıkımın nedenlerine bakarsak, birincisi 1855 depreminin etkisi var. Şehirde çok büyük tahribat olmuş, üstüne bir de yangın eklenmiş. Sonra o dönemde koruma anlayışı gelişmiş değil. Sinan’ın yapısında bile Kyzikos’un mermerlerinden üretilmiş kireçler kullanılmış. Yani o dönemlerde kimsenin eski yapıları koruyalım diye bir derdi yok. Dünya’da korumacılık anlayışı, Birinci Dünya Savaşı sonrası 1930 Atina Anlaşması ile başlar. Birinci Dünya Savaşı sırasında büyük tahribatlar yaşanınca bilinçlenme başlamış ve aydınların etkisiyle korumacılık anlayışı hakim olmuş. Bu anlaşmada birinci madde şöyle. Bir yol açacaksanız diyor; güzergâhta bir tarihi eser varsa, mümkünse yolu başka yöne çevirin. Çeviremiyorsanız, yolu tarihi eserin yanından veya altından geçirin. Onu da başaramıyorsanız binayı ancak yıkabilirsiniz. Bu madde 1930’daki anlayışı göstermektedir. Günümüzde ise böyle bir şeyin kabullenilmesi mümkün değil. Yıkamazsınız. Bakmayın Bedrettin Dalan Tarlabaşı’nın yarısını yıktı. Bilinçsiz yaklaşımlar bunlar. Gerçi bizim devamındaki Stockholm ve Amsterdam Anlaşmaları’nda da imzamız var. Temsilcilerimiz gidip imzayı atmışlar ama, ülkede yasal bir prosedür geliştirmemişler. Tutanın elinde kalmış bu işler.

 

-Cumhuriyet Caddesi’nin açılmasını 1855 depremi sonrasında yaşanan tahribata bağlıyorsunuz! Tarihler uymuyor ama bu yıkımı Sultan Abdülaziz’in kente gelişiyle de ilişkilendirenler var.

 

-Şehir efsanesi bunlar. Ahmet Vefik Paşa içinde söylerle ya… Pazar günü binermiş arabasına şehrin içlerine doğru sürermiş, araba bir köşeden dönemeyince, “Valinin arabası geçemiyor yıkın burayı,” dermiş. İki amele gelip derhal o binayı yıkarmış. Yolları öyle genişletirmiş. Olmaz böyle şey. Şehir efsanesi bunlar. Sonuç olarak Cumhuriyet Caddesi dar bir sokak iken, deprem olmuş, sokağın da genişletilmesi gerekiyormuş, kimi binaları yıkıp yolu genişletmişler. Kültür Park’ın yapılması gibi. Yunanlılar yakmasaydı o alanı, Kültür Park olacak mıydı? Orada koskocaman bir yeşil alan yaratılır mıydı? Bu durum, bir fırsatı değerlendirme anlayışı. Yoksa gidip de şu binayı yıkalım dememişlerdir.

 

- Felaket dedik ama kasıt tespit edemedik. Devamına baktığımızda Han’ın büyük bölümü 1903 yılında yıkılmış, ama Dini ve Kültürel Anıtlar Envanteri’nde kaydı var. Eski Tahal Hanı olarak geçiyor. 147. Pafta, 475 adada 2-12-13-14 numaralı parsellerde kayıtlı. Kurulun bir de ilke kararı var.13.5.1967 tarih ve 3467nolu kararı; “...Mevcut kalıntılar Tahal Hanı’nın bütün strüktür ve stilini ifade etmekte olduğundan muhafazasına ve tamamlanarak, çarsıdaki diğer hanlar gibi yeniden inşası yolunun aranmasına...” deniliyor. Ticari kimlik taşıyan anıtsal, tescilli bir eser. Benim anladığım burada belediyeye bu binaya sahip çık, onar mesajı veriliyor. Ama han ortadan ikiye ayrılmış, bu mümkün müdür o tarihte? Siz nasıl yorumlarsımız.

 

-İstenirse mümkündür. Neden olmasın? Bakın, çok ilginçtir. Bu tür hanlarda hücreler yan yana gelir biliyorsunuz. Cumhuriyet Caddesi’nin üst tarafındaki kısımda o hücreleri net olarak görebiliyorsunuz. Ben bizzat inceledim. Günümüzde de hala duruyor ve Han’ın özgün yapısını çok güzel gösteriyor. Orada bitişik nizam bir yapılanma meydana gelmiş ve hücreler bu yapılanma içinde korunmuş. O modüller duruyor. Ama Han’ı yeniden ihya etmek için cadde sorununu çözmeniz lazım. Bu konuda tartışılabilir ve çeşitli çözümler üretilebilir. Batıda olsa yolu çökertir Han’ın altına alır, üstünde Hanı ihya edersiniz. Türkiye’de bu koruma konusu, maddi imkânlar da çok geniş olmadığı için geleceğe bırakılıyor. Örneğin arkeologların duayeni Ekrem Akurgal, zamanın tahribatına uğramasın diye kazdığı yeri kapatırdı. Krokilerini çizer, kodlarını alır, toprağı tekrar örter, öyle terk ederdi. Toprak korur.

 

-Siz çözümlenebilir bir durum diyorsunuz kısaca, ama yetkililer, o zamanki adıyla Anıtlar Yüksek Kurulu’na, Cumhuriyet Caddesi’nin hanı zaten ikiye böldüğünden de bahisle “Han’ın avlusunda kaçak yapılaşma var, ne yapalım,” diye soruluyor? Kurul, “...Yolun açılması sırasında kesilen Tahıl Hanı’nın tamamlanması halinde şehirde I. derecede önemi haiz bir caddenin kapanması gibi bir durum hasıl olacağından, yol dışında kalan kısımların restorasyonu için hazırlanacak bir proje Kurul’a gönderildiği taktirde mevzunun yeniden müzakere edilmesine …” karar veriyor. Yani onaramıyorsan, cadde dışında kalan yerleri muhafaza et, demek istiyor. Fakat bu arada yapılmakta olan kaçak binalar bitiriliyor. Han’ın ortasından geçen Tahıl Çıkmazı denen yolun yerinde bir sokak peyda oluyor. Yerel yönetim Han’ın onarılması konusunda bir şey yapmadığı gibi binanın tescilli olduğunu görmezden gelen bir imar planı yapması üzerine, Kurul 23.6.1993 tarih ve 3224 nolu kararında, “... tescilli olan yapının Reyhan-Kayhan-Hanlar Bölgesi Koruma Amaçlı İmar Planı’nda tescilli olarak gösterilmeyip büyük bir kısmının yıkılarak yola ve açık alanlara terk, bir kısmının ise BHA (itfaiye) olarak gösterilmiş olduğu tespit edilmistir.” Diyerek uyarıyor ve Han’ın imar planlarına işlenmesi için uyarıyor. Yazışmaların tümünü detaylı okursanız trajikomiktir. Bu durum aymazlık mıdır, inat mıdır, ne dersiniz?

 

-Temelde çıkar düşüncesi hakim. Han’ın avlusuna yapılan kaçak binayı bir ara belediye kiralayıp oturmuştu. Kaçak binayı yapan, o dönemin iktidar partisinde milletvekilliği yapmış olan bir vatandaş. Şimdi vefat etti. Arkasından konuşmuş olmayalım. Kaçak olarak yaptı o binayı. Kimse de dokunmadı. Avludaki hücreler tuvalet haline getirilmişti. Yüz karasıdır bunlar. İbret belgeleridir.

 

-Günümüze biraz daha yakınlaşırsak 2006 yılında kentsel sit alanı projesi çerçevesinde tarihi hanların yenilenmesi söz konusu oluyor. Günümüzde restorasyon tamamlanmış durumda. Tarihi kemer her ne kadar Tahıl Sokak’ın üzerinde duruyor ise de sokak işlevini görüyor. Bu restorasyona nasıl bakıyorsunuz?

 

-Buna restorasyon değil geçici olarak süsleme diyebiliriz. Çünkü restore ediyoruz diyerek, yapılan onarımın Han’ın orjinali ile ilgisi yok. Hanı’n asıl yapısı değil, etrafında sonradan teşekkül etmiş ahşap dükkânlar, yine ahşap olarak ama daha temiz olarak elden geçirilmiş durumda. Böyle restorasyon olmaz. Görünüşe göre sanırım yapacak başka bir şey bulamadılar.

 

-Han’ın içinde daha önceden günümüz mimari anlayışına uygun biçimde kaçak olarak yapılmış binaların varlığı nedeniyle oranın köklü bir restorasyona tabi tutulamayışı, restore edilse bile amacına uygun bir biçimde işlevlendirilememesi gösterilen çabayı beyhude olarak nitelememize neden olmuyor mu? Sizin Ali Paşa Kervansarayı için bir hayaliniz var mı?

-Elbette. Tiyatro dekoru yapar gibi, dışarıdan görüntüyü düzelttiler. Yaptıkları odur. Ama benim hayalim tabii yol konusunun halledilmesi ve Han’ın ilk günkü haline getirilmesidir. Çünkü simgesel değeri de olan bir Sinan yapısıdır. Bursa buna sahip çıksın isterim. Bunun üzerinde çalışmak lazım. Yeterli maddi olanağa sahip olabildiğiniz anda çözülmeyecek bir konu değil. Kafamda bir takım şekillendirmeler olsa bile bunu şimdi açıklamak istemem. Ama çözümlenebilir, her şey mümkündür. Sinan’ın anısını nasıl ayağa kaldırabiliriz? Olaya böyle bakmak lazım. Akademisyenlerin bu konuya el atması, bilimsel yaklaşım çerçevesinde çalışılması, bu konuya emek verilmesi gerekiyor.

 

-Konuya başka bir açıdan bakalım isterseniz. Günümüzde kentsel imar hareketlerini yönlendirecek, Koruma amaçlı kentsel imar planlarımız ve karşı çıkılması halinde çok büyük müeyyideler öngörülmüş koruma yasalarımız var. Bu yasalara uymayanlar bildiğim kadarıyla Ağır ceza mahkemelerinde yargılanıyor. Bu durum adeta kentsel sit alanı ya da koruma altındaki binalar için bir dokunulmazlık zırhıdır. Kentsel imar hareketlerinde bu dokunulmazlık zırhı Bursa’da ne kadar etkili?

 

-Korumacılık, bir kültür birikimi ve aydınlanma sonucu oluşuyor. Bakınız 1900’lü yılların başı, Avrupa’da bile az önce anlattığım gibi korumacılık düşüncesi yokken Mehmet Akif ne demiş,

 

“Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?

Onu en çolpa herifler de emin ol becerir.

 

Sade sen gösteriver “işte budur kubbe” diye.

İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye.

 

Ama gel kaldıralım dendi mi heyhat, o zaman,

Bir Süleyman daha lazım yeniden bir de Sinan.”

 

Şimdi gerçek dünyaya dönersek, 1963 yılında Avrupa Konseyi çerçevesinde kurulmuş uluslararası bir örgüt var. Avrupa çapında 50 ülkeden 250 sivil toplum kuruluşunu birleştiren, uluslararası kültürel miras koruma örgütleri federasyonu. Europa Nostra. Koruma konusunda Avrupa’da hatta dünyada önde gelen bir kurum.Bu kurumun Bilimsel Kurul Başkanı Prof.Mimar Gianni Perbellini Bursa’yı gezerken, restore edilen Saltanat Kapısı’nı gördüğünde çılgına döndü. “24 saat içinde yıkılmalı. Böyle bir restorasyon anlayışı dünyanın hiçbir yerinde yok,” dedi. Biz restorasyon konusunu da doğru düzgün yapamıyoruz. Ytong taşlarla, kesme taşlarla kale duvarı örülür mü? Son dönemde restorasyona büyük paralar ayrıldı. Kamulaştırmalar yapılarak, binaların etrafı açıldı. Aydınlatmalar yapıldı. Çok güzel, yöneticilerin koruma bilinci eğilimi içinde olması çok iyi. Ama restorasyonu doğru yapmak lazım. Mesela Bâli Han’ın yanındaki kırk merdivenlerin yerine yapılan yürüyen merdivenler. Efendim, ihtiyarlar inip çıkacakmış! Olur mu böyle şey? O bütünlüğün içinde yürüyen merdivenin ne işi var? Siyasilerimiz büyük ölçüde, “ben yaptım oldu,” hareketi içinde olduğundan hiçbir plan, hiçbir kanun tarihi eserlerimizi koruyamıyor. Yetkili kurulların görüşlerine itibar etmiyorlar.

 

-Bildiğimiz kadarıyla bu kurulların kararları bağlayıcı nitelikte ve uymama durumunda ağır cezalar söz konusu. Ama anlıyorum ki, koruma ve dokunulmazlığı sağlama konusunda başarılı olamıyoruz. Bu durumda kentsel sit alanları ve tarihi eserlerimizi koruyarak sürdürülebilir kentleşmenin yolu var mı?

 

-Yargılanmanın önü açık. 6 aydan 3 yıla kadar, 1 yıldan 6 yıla kadar hapis cezaları öngörülüyor. Ama kim girmiş içeri? Yok, neden yok? Bu konuda ne adliye sistemimiz ne de kurullar kararlı. Takibi yok. Bu nedenle tarihi eserler için bir dokunulmazlık söz konusu değil. Yerel yönetimler benim işime karışmayın anlayışı içinde. Yetkin kurullarla ilişki kurmak konusunda isteksizler. Yetkili kurulların tavırları da tartışılabilir. Belediye ile Mimarlar Odası arasında bir anlaşmazlık olabilir. Ama bir restorasyon yaparken Mimarlar Odası’nın yetkili kurulları ile işbirliği yapmasına engel olmamalı. Benim kurumumdur, ama bu konuda Mimarlar Odası’ndan da yanlış bir tavır olursa eleştiririm. Belediye yaparsa onu da eleştiririm. Başında hangi parti olursa olsun, Belediye de benim belediyemdir. Vaktiyle bu konuda bir hayli tartışma yapmıştık ve ağırlıklı görüş şöyle gelişmişti. Türkiye’de şu anda mevcut illerin içinde Zonguldak hariç hepsi eski kentlerdir. Zonguldak, Cumhuriyet Dönemi’nde kurulmuştur. Bu anlamda kentlerimizde, kent merkezlerinin hepsinde imar planı değil, koruma amaçlı imar planı yapılmalıdır. Çözüm budur. Bütün kentlerimizde eski eserlerimizi gözden kaçırmadan, eski eser dokularının kentsel doku içinde varlığının nasıl sürdürüleceğini belirleyen koruma amaçlı imar planı ile yapılaşmalıdır. Bakınız, Amsterdam Belediyesi’nin 257 sayfalık bir imar planı yönetmeliği var. Birinci sayfasında, birinci maddesi ne diyor biliyor musunuz? Bu yönetmelik koşullarına göre yapılaşması düzenlenecek olan Amsterdam kenti sınırları içinde yeni inşaat yapılamaz. Dakika 1 gol 1. Ondan sonraki 240 sayfa nasıl korursun, nasıl restore edersin bunu tarif ediyor. Son 17 sayfada ise şu var. 30 km ilerde yeni bir yerleşim alanı saptamışlar, yolunu, elektriğini, alt yapısını götürmüşler. Yeni inşaat yapacaksan git orada yap, bu son 17 sayfadaki koşullara uy, diyorlar. Böylece eski Avrupa kentlerinin çevresinde çağdaş mimarlık akımını yansıtan yeni kentler oluştu. Sonuç nedir biliyor musunuz? İtalya’da bir kent, Portafino kenti, şarkısı dillere destandır. 1905 yılından beri hane sayısı artmamış. Yeni bina yapımına izin vermemişler. Ama kentin 30 km yakınında yeni muazzam bir turistik kent kurulmuş. Turist yeni kurulan kentte kalıyor, ama akşamları sahildeki balıkçı restoranlarına gelip, yemek yiyor, servet ödeyip ayrılıyor. Bu kadar basit. Çözüm bu.

 

-Çağdaş ticaret anlayışının değişmesi ile bizim kentsel tarihi sit alanı içinde kalan ticari yapılaşmanın korunması ve varlığını devam ettirebilmesinin sağlanması mümkün mü.? Bu konuda geleceği nasıl görüyorsunuz?

 

-Çağdaş ticaret anlayışı, çağdaş yapı sistemi içinde yürüyor. Bu nedenle ancak eski ticari yapılaşmalar için turistik amaçlı değerlendirmeler olabilir diye düşünüyorum. Müzecilik ve turizm anlayışı çerçevesinde yaşatılabilir. Koza Han’ın içine bakın, doğramalar, metal aksesuarlar ile süslemeler mevcut. Bunların hepsi zaman içinde bulunduğu yere zarar verir duruma geliyor. Bunların arasında asıl görsel güzellikler kayboluyor. Diğer yandan uygun mekân arayışı içinde olan sanatsal faaliyetler de kayboluyor. O nedenle bunları birleştirmek lazım.Mimarlık yalnız başına bir olgu değil ki. Yaşamsal bir bütünlüğün parçası. Bunların içinde el sanatları var, hat sanatları, ebru, daha birçok sanat var. Beş sene öncesine kadar üst sokakta bir adam semer yapıyordu. Hayranlıkla izliyordum, gelip geçerken. Yok şimdi. Sanatını da kimseye bırakamadı.

 

-Eski ticaret alanlarında geleneksel değerlerin, geleneksel sanatların yaşatılmasına yönelik bir çaba mı olmalı diyorsunuz?

 

-Kuşkusuz. Korunan geleneksel sanatların ticari fonksiyonlarını da korumuş olursunuz. Mesela ipekçilik yok oldu Bursa’da. Nedeni, kirlilik ve ticari fonksiyonunu kaybetmesidir.

 

-Hanlar Bölgesi’nin UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmiş olması da bu mekanların korunmasında etken olabilir mi?

 

-Pek ihtimal vermiyorum. Belki turist sayısında artış olabilir. Mesela son zamanlarda Avrupa Birliği içinde geliştirilen bir proje var. İpek Yolu Projesi. İspanya’da ipekçilik tesisleri yeniden açıldı, ipekçilik otelini açtı. İtalya’da ipek yolu üzerinde belli önlemler alındı. Yunanistan’da bu çalışmalar devam ediyor. Türkiye’de henüz bir şey yok. Türkiye’de nerde olacak? Bursa’da olacak. Gidip bakın, Yılmazipek fabrikaları çöksün diye bekleniyor. Bakımsızlıktan çökecek. Sahipleri de adeta çöksün diye uğraşıyor. Çökerse oraya blok apartmanlar yapılabilecek. Olmayacak şey değil. Türkiye burası.

 

-Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

 

-Son söz olarak, şunu eklemek isterim. Son yıllarda egemen olan anlayış, gayrimenkulden rant sağlamak üzerine yapılandırılmıştır. Üretim kaynaklarının çoğu kurumuştur. Türkiye gayrimenkul üzerinden gidiyor. Kent imarı ve kentlerimizin sürdürülebilir bir gelişme içinde büyümesi çok önemli. Bu nedenle yerel yönetimler meslek kuruluşları ve akademik çevrelerle küs olamazlar. İyi geçinmeli ve onlardan yararlanmalıdır.


İlgili Haberler
left
right
 
 
12 Şubat 2017 Pazar 16:20
 
 
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
 
 
Röportajlar
Geri İleri
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
 
 
Anket
Bursa'nın marka değeri sizce hangisi?
Uludağ
Yeşil Türbe
Ulu Cami
Muradiye Külliyesi
Cumalıkızık
Kaplıcalar
Emir Sultan
Karagöz ile Hacivat
Kapalıçarşı ve Hanlar
Bursaspor
 
 
 
 
 
 
Arşiv
 
 
Kurumsal

İçerik

Haberler

Yerel Yönetim

Teknoloji

Yukarı Çık