Murat KAVAKLI

BURSA’DAKİ ATICILAR SEMTİ OSMANLI’NIN İLK OK MEYDANIDIR

Murat KAVAKLI
 
 

Osmanlı’nın ilk vakıflı spor alanı Bursa’daki Atıcılar semtinde idi. İstanbul’daki atıcılar semtine “Ok Meydanı”, ok atma ustalarına da “Kemankeş” denilmesine rağmen Osmanlı Devleti’nin kadim başkenti Bursa’da yedi asır önce öz Türkçe kelimeler kullanılmıştır. İşin en ilginç tarafı da “Atıcılar” adının Orhan Gazi’nin Bursa’yı fethediş yılı olan 1326 tarihinden itibaren (2016 yılı itibarıyla) 690 yıldır değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmesidir.

Yazarı bilinmeyen “Tezkire-i Rımat” isimli yazma eserde şu ifadeler yer almaktadır:

“Yıldırım Han türbesi önüne düşer. Ok Meydanı tabir olunur. İç açıcı ve bir baştan bir başa düz ovadır. Ok Meydanı yanında musalla vardır. Taştan minber ve mihrabı ve imam ve hatibi vardır. Evvel baharda Cuma günleri gider Cuma namazı kılarlar. Musallanın etrafında çınar ağaçları vardır. Ok Meydanı’nın toprağını Yıldırım Han Hazretleri kalburdan geçirüb ok demrenlerini kırılmaktan korumuştur. Okçuların nişan taşları taraf taraf sünnet-i seniyye –i Muhammediye’ye nişan olmuştur. Bursa halkı bu alanın çevresinde durub yarışmaları izler ve eğlenirler. İlkbaharda Salı ve Cuma günleri..” [1]

Kamil Kepeci de Atıcılar Meydanı ile ilgili olarak Bursa Mahkeme sicillerine dayanan şu bilgileri vermiştir:

“1326 senesinde Orhan Bey Bursa’yı alır almaz ilk işi şimdiki Balıklı Köyü ile Atıcılar Meydanı arasındaki sahrayı “Yarış yeri- Koşu Yeri” olmak üzere ayırıp, vakfetmek olmuştur. Bursalılar bayramlarını burada yarışlar tertibi ile ve atlarla oyunlar yaparak geçirirlerdi.” [2]

Atıf Kahraman’ın, “Cumhuriyete Kadar Türk Güreşi” adlı eserinin 2. cildinden özetlenen bilgiler:

Seyyid Lokman’ın Hünername adlı eserinde; Orhan Gazi zamanında Mısır Sultanı Hasan Kılavun Bursa’ya elçiler gönderir. Elçiler içerisinde devrin meşhur sporcuları vardır. Bunlardan birisi olan Hacı Ömer; Anadolu okçuları ile atış gösterisi yapar ve Hacı Ömer’in çektiği yay o zamanda dünyanın en meşhuru olup, takdir toplar ve Bursa’da Atıcılar Tekkesi’nde bulunan talimhanenin duvarına bir ibret nişanesi olmak üzere asılır. III. Murad dönemine kadar korunan bu yayın sonradan nasıl yok olduğu ise bilinmemektedir.

Kamil Kepeci’nin bizzat yaptığı tespitlere göre; 1936 yılına kadar Atıcılar alanında birkaç menzil taşı sapasağlam durmaktadır. Mahkeme sicil kayıtlarında da; Atıcılar alanındaki gösterileri padişahların bizzat seyretmeleri için özel yapılmış köşkler ve bu köşklerin bostancılarının bulunduğunu gösterir belgeler mevcuttur.

Yıldırım Bayezid’in koskoca Atıcılar Sahrası’nı (Niğbolu esirlerine) elekten geçirterek en küçük bir taş bile bırakmadan mükemmel bir spor alanı haline getirdiği ve vakıf yaptığı bu alanı 1761 yılında, alanın yakınlarındaki bahçe sahipleri; içinden su arkı geçirerek tahrip etmişlerdir. Bursalı atıcılar bu durumu devrin padişahı III. Mustafa’ya şikayet ederler. III. Mustafa derhal Bursa Kadısı’na bir buyrultu yazarak atalarının eserine sahip çıkar. Buyrultuda sert bir dille Bursa Kadısı’nı şöyle uyarır:

“Ol su eskiden hangi kanaldan ve ne yere ne şekilde akmış ise, yine eskiden olduğu gibi o yere ve o şekilde akıttırub, adı geçen bağ sahiplerinin saldırılarını Şer ile engel olup gideresin, bundan sonra Şer-i Şerife ve geleneklere ve buyruklarıma aykırı bir yolda iş etmeyüp bu husus içün tekrar buyruk vermeme neden olmayasın ve şöyle bilesiz..”

ATICILARDAKİ OK MENZİLLERİ

Bursa’nın bir buçuk, iki kilometre kuzeyinde bulunan Atıcılar sahrasında Türklerin dünya çapında rekortmen okçularının ok düşürdükleri yerlere kendi adlarına taş dikilmekte idi. Türk dünyasının her köşesinden gelen okçular bu er meydanında ok atarak birbirleri ile yarışırlardı. Osmanlı okçuları aynı zamanda pehlivan idiler. Yarışmalarda kullanılan oklar ve yaylar zamanın en hünerli ustaları tarafından yapılmaktaydı ve çoğunlukla bunları imal edenler okçu ustalarının bizzat kendileriydi. Asırlar boyunca kazanılan tecrübelere dayanılarak yüksek zeka ve beceri neticesinde sabırla hazırlanan oklar ve yaylarla şampiyonluklar kazanılmaktaydı. Bir okçu ustası, adına taş diktirebilmek için yıllarca çalışmakta idi. Tarihte şampiyon okçularımızın ulaştıkları menzillerin yarı mesafesine bile günümüz okçularının ok atamadıkları da bir hakikattir.

Bursa Atıcılar semtinde bulunan menzillerin adları:

1-     Poyraz Menzili: Burada ilk defa taş diktiren Yusuf isimli bir atıcı olduğu için “Yusufyeri” de denilmiştir. İkinci taşı Cem Sultan’ın adamlarından Katır Karagöz adlı Bursa’lı atıcı diktirmiştir. Katır Karagöz, Cem Sultan ile Fransa’ya kadar gitmiş. Üçüncü taş Şemseddin Usta adlı marangozlukta çok mahir olan bir atıcıya aittir. Dördüncü taş Cemşid adlı ok ustasına aittir. Bursa’lı ok ustası Şuca, İstanbul’daki Ok Meydanında Lodos Menzilini Cemşid’in yaptığı okla yapmış. Beşinci taş Ahmed Çelebi’nin, altıncı taş Nakkaş Mehmed’in, yedinci taş Bursa’lı Şuca’nın, sekizinci taş olan baş taşı da Tozkoparan İskender’indir.

       Tozkoparan İskender, Bursa’lı Şuca’nın kırdığı bütün rekorların ötesine geçmiştir, sadece Lodos Menzili’ni geçememiştir. Ölürken “Ah lodos Menzili ah..” diyerek öldüğü söylenir.

Tozkoparan İskender Bursa’da Poyraz menzilinde Şuca ile yarışmış, hatta oku Şuca’dan daha ileriye atmış, fakat attığı ok ana taştan 80 gez sağ tarafa düşmüştü. Atıcılık kurallarına aykırı olduğu için atışı geçersiz sayılmıştı. Her iki rekortmenin taraftarları arasında olaylar çıkmıştı. Anlaşmazlığın giderilmesi için II. Bayezid, Hattatlar şeyhi Hamdullah’ı görevlendirmişti. Şeyh; başka bir menzil sayılmak üzere İskender’in de taş dikmesi için taraftarları ikna edebilmişti.

   Tozkoparan İskender, 1509 yılında ok ustası Bahtiyarzade Hasan Çelebi ile İstanbul’dan gizlice gelip Bursa’da okçu Katır Karagöz’e misafir oldu. Ertesi gün kimse yokken Atıcılara gitti. Atıcılarda Kemhacı Hayreddin menzilinde Usta Müezzinzade’nin yaptığı oku atarak Şuca’nın oku ile aynı yere düşürdü, geçemedi. Ertesi gün halk onu tanıdı ve ok atmasını istedi. Kalabalıkla gitti ve ok attı, Şuca’yı geçemedi. Sekiz gün boyunca Atıcılarda ok atarak en nihayetinde Bursa’lı Şuca’nın menzilini 70 adım geçti.

2-     Yıldız Menzili: İlk taş Makramacı, ikinci taş Kör Kemal, üçüncü taş yay ustası Karaca, dördüncüsü Abdurrahman, beşincisi Hayreddin, altıncısı Bursa’lı Şuca’nın, yedincisi Tozkoparan İskender adına dikilmiştir.

3-     Poyraz Menzili (İkinci Poyraz Menzili) : Bu menzili Katır Karagöz açmıştır. İkinci taş Kel Hamza, üçüncü Takyeci, dördüncü taş da İshakzade Takyeci’ye aittir.

4-     İmam Efendi Menzili: Bu menzili açan Hisaraltı Camii imamıdır. Yaz ve kış bu meydandan ayrılmazmış. İkinci taş Kasım, üçüncü taş Kara Ahmed’e aittir.

     Bursa’da Osmanlıların spor alanı sadece Atıcılar sahrası değildi. Diğer spor alanları içerisinde Abdal Murad türbesi önündeki geniş ve düzlük alan ile Pınarbaşı mezarlığının yanında bulunan geniş düzlük, yani Pınarbaşı Alanı çok önemli idi. Buralarda da güreşler, koşular, ok atma ve cirit müsabakaları ve bayram şenlikleri yapılmaktaydı.

     Evliya Çelebi, Bursa’da Hisar içerisinde Orhan Gazi zamanında kurulmuş olan Güreşçiler Tekkesi’nden bahsetmekte ve “Tekke-i Hayy-ı Bursa, Tekke-i Rufai birdir” demektedir. Bu ifadelerden, 1640 yılında Bursa Güreşçiler Tekkesi’nin faal olduğu, Rufai Tarikatı meşrepli bir spor kulübü görev yaptığı anlaşılmaktadır. Tekkenin Rufai meşrepli olması; bu tekkede diğer Rufai tekkeleri gibi sadece tasavvuf faaliyetler yapılmadığını, özellikle spor alanında çalışıldığını ifade etmektedir.

 

BURSALI ŞUCA

1481-1513 yılları arasında yaşayan Bursa’lı Şuca, Osmanlı tarihinde ender görülen rekortmen üç okçumuzdan birisidir. Takyeci Kulu Kemankeş Şuca olarak anılmıştır. Bursalı Şuca’nın Harmancık ilçesine bağlı Okçular köyünden olduğu söylenmektedir.

Şehzade Ahmed’in annesi Bülbül Hatun’un cebecibaşısı idi. Bülbül Hatun senenin bazı günlerini Kastamonu valisi bulunan oğlu Mahmud’un, bazı günlerini de Ahmed’in yanında geçiriyordu. Amasya’ya geldiğinde Şuca’yı da beraberinde getirirdi. Bursalı Şuca Amasya Ok Meydanında ok atarak adaşı meşhur okçu Saraç Şuca’yı geçti. Bülbül Hatun da Bursalı Şuca’ya hilat giydirip ihsanlarda bulundu. Böylece nam kazanan Bursa’lı Şuca ok atma yarışmalarına katılarak büyük başarılar kazandı ve ünlendi.

Yavuz Sultan Selim babası II. Bayezid’i tahttan indirip yerine geçince Şehzade Ahmed ile savaşıp onu yendi ve yay kirişi ile boğdurdu. Sonra da Amasya valisi yaptığı Şadi Paşa Şehzade Ahmed’in çocukları ile birlikte Saraç Şuca ve Bursalı Şuca’yı Şubat 1513 tarihinde öldürttü.

YENİLEN DE YİĞİT YENEN DE…

Bursalı Şuca’nın İstanbul Ok Meydanı’ndaki Lodos Menzili’ni Tozkoparan İskender bile hayatı boyunca geçememiş, “Ah Lodos Menzili ah.. diyerek vefat etmişti. 15- 20 sene boyunca bu menzili geçmeyi kimse göze alamamışken, Kanuni Sultan Süleyman bir gün oradan geçerken bu durumu öğrenip, devrin en güçlü pehlivanlarından olan Mirialem Ahmed Ağa’dan bu menzili geçmesini istedi. Ahmed Ağa tam yedi sene çalışarak 1533 yılında Hasan Çelebi’nin oku ve Edirne’li Ali Usta’nın 117 dirhemlik yayı ile bu menzili geçti.

Bursalı Şuca’yı yedi yıllık çalışmadan sonra geçebilen Mirialem Ahmed Ağa hakkında birkaç hakikat bilinmeden Bursalı Şuca’nın okçuluktaki başarısını anlamak zor olur. Ahmed Ağa hakkında şunlar yazılmıştır:

“İki koyunu iki elinin serçe parmağına geçirip, bir kasap onları yüzünceye kadar tutardı.

Ne kadar yüksek at olsa ayağını üzengiye basmadan binerdi.

İstanbul Beyazıt’ta Yaycılar çarşısında, yaşı yetmişe dayandığında bir söz üzerine kapı zincirine kollarıyla tutunup, bindiği atı ayak ve bacakları ile kıstırarak yerden yukarıya kaldırmıştı.

Gençliğinde yüklü bir eşeği ayaklarından tutup havaya kaldırırmış.

40 yaşında iken üç yaşındaki bir deveyi omzuna alıp dolaştırırmış.

1522 yılında Rodos adasının fethinde bir kantarlık (56.45 kg.) gülleleri dışarıdan eliyle kale içerisine atarmış.

OKÇULUK ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

Osmanlı okçusu sayılabilmek, yani “Kabza alabilmek” için 900 gez mesafeye ok atma şartı meşhurdur. Bir gez; normal bir insan adımı mesafesi olup, asırlara göre biraz değişebilmekte ise de; günümüz ölçüsü ile 66cm. kabul edilmektedir. Demek oluyor ki; bir okçu 594 metre mesafeye ok düşürdüğü takdirde atıcılık yarışmalarına katılabilmektedir. Tozkoparan İskender’in 1281.5 geze ok attığı bilinmektedir. Bu da; 845.79 cm. mesafe demektir. Dünya şampiyonu Tozkoparan İskender Lodos Menzilinde Bursalı Şuca’nın 1271.5 gezlik (839m.) rekorunu geçememişti.

Okçuluğa başlayanlar alıştırma yayındaki “Çile” adı verilen ipi çeke çeke el alışkanlığı kazanırlardı. Ok takmadan 1000 gün alıştırma yayını çeke çeke kas kuvveti kazanırlardı. Oksuz alıştırma yayının adı da “Kepaze” idi. Kepaze; nice acemilerin elden ele geçen alıştırma yayı idi. Edebiyatımızda “Çile çekmek”, “Kepaze olmak” deyimleri okçuluk tarihimizden gelmedir. Okun ucuna takılan çeliğin adı “Temren” di. Temren; iki dirhem bir çekirdek ağırlığında idi.      

Çekirdekten maksat; ağırlığı hep aynı olan keçiboynuzu çekirdeği imiş. Standart olmayan, şehirlere ve zamana göre az- çok değişen bu ağırlık ölçüsü günümüzde 3.2 gram sayılmıştır.

Edebiyatımızdaki “İki dirhem bir çekirdek” sözünü çoğu insan şıklık ifadesi olarak kullanmaktadır. Okçuluk tarihinden gelen bu söz gerçekte yolculuğa çıkmak manasına gelmektedir. Tıpkı hedefe atılacak ok temreni gibi.. Tabii yolculuğa çıkmak için şık giyinildiği de bir gerçektir.

Kirişin yaya bağlandığı kısma “Toz” denilirdi. Kemankeşler öyle kuvvetle yaya asılınca bazen toz kopar, parçalanırdı. Edebiyatımızda “Tozunu attırmak” deyimi de okçuluk tarihimizden kalmadır. Okçuluk tarihimizin hayatımıza öyle silinmez izleri vardır, deyimler çoktur.

Okuyucularımın affına sığınarak birkaç cümle daha ilave etmeyi lüzumlu görüyorum. Osmanlı okçuları kirişi başparmakla çekerlerdi. Başparmağın zarar görmemesi için de bir aparat takarlardı.(Zihkir) Avrupa milletleri kirişi işaret, orta ve yüzük parmakları ile çekerlerdi. En önemli parmak olan orta parmağa aparat takarlardı. Fransızlarla İngilizler savaşırken, ele geçen esirlerin orta parmaklarını keserlerdi ki; bir daha yay çekemesin diye. Avrupalılar bir eli yumruk yapıp, orta parmağı yukarıya kaldırarak bir işaret yaparlar. Günümüzde ayıp sayılan bu hareket; “Kiriş çeken parmağım yerinde, benden çekin!” anlamındadır.

Osmanlı okçusu kirişi başparmakla çekip, işaret parmağının baskısıyla kilit hareketi yaparken el yumruk halini alırdı. Okçunun karşısındaki düşmanın ölmeden önce gördüğü son görüntü bu olurdu. Günümüzde “Nah sana” işareti de denilen ve de ayıp sayılan el hareketi okçuluktan gelme olup, kilit hareketidir, “Sen artık bir ölüsün, öleceksin” demektir.

Dünyanın birçok yerinde bir eli yumruk yapıp da sadece başparmağı yukarıya kaldırırlar. Bu hareketle; “Mükemmel, başardım, harika,” demek isterler ki; bu hareket dünyanın henüz sırrına eremediği Osmanlı okçusunun başarılarını sağlayan başparmağın önemine vurgu yapar.

Vasat bir Osmanlı okçusu dakikada 20-30 ok atarken; bize en yakın hızda ok atan İngilizler dakikada 8 civarında, Fransızlar ise 2-4 kadar ok atabilmekteydi. Okçulukta ileri oluşumuz sebebiyle Osmanlı devletine ateşli silahlar geç girmişti.

Okçular ok atarken Enfal Suresi, 17. Ayet içerisinde geçen “Ve ma rameyte, iz rameyte, velakinnallahe rama.” (Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı.) mukaddes cümlesini söylerlerdi. Bu ayetin derin manalarının hikmeti ile konsantre olup, tevazu ile Allah’tan yardım dileyerek başarı kazanırlardı.

SON SÖZ

Osmanlı Devleti, dahi vezirlerinin şekillendirdiği devlet teşkilatı sistemi ile donatılmış ve “Allah yolunda cihad” prensibi üzerine kurulmuştur. Bu sebeple devletin her yılı savaşlarla geçmiştir. Devletin siyaseti icabınca, sürekli olarak savaşa giden ordulara sahip olan bu devlet, her devirde tecrübeli ve taktisyen generaller, mareşaller, subaylar yetiştirmiş; bu yüzden de zamanının süper devleti olmuştu.

Tarihte aynı yöntemi başarılı bir şekilde tatbik eden Roma İmparatorluğu’nu görmekteyiz. Tarihteki askeri başarıları ile ünlü diğer kısa ömürlü imparatorluklarda köklü ve kalıcı devlet teşkilatı eksikliği dikkat çekmektedir.

Osmanlı’nın Bursa’yı alır almaz özenle bir spor alanı meydana getirmesi bu bakımdan çok önemlidir, devletin kuruluş felsefesinin izahıdır. Bursa Atıcılar Spor alanı bu sebeple birçok zaferlerin ve fetihlerin kazanılmasında bir anahtar görevi yapmıştır diyebiliriz.

Bursa Atıcılar Sahrası’nın adından, işlevinden ve tarihinden habersiz olan, Türk sporuna gönül vermiş bazı yetkililer Osmanlı’nın ilk Ok Meydanı ve Spor Kulübü olarak İstanbul’daki Ok Meydanı’nı ve 1453 yılını referans vermektedirler. Halbuki; Osmanlı’nın en eski spor ve ok meydanı Bursa’da, ikinci olarak Edirne’de ve daha sonra İstanbul’un fethi ile birlikte İstanbul’da tesis edilmişti. Osmanlılardan önce de Anadolu’da Ok Meydanları vardı. Bunlardan bir tanesi Amasya Ok Meydanı’dır ki; 1075 yılında Bizanslılardan Amasya’nın Melik Ahmed Danişmend Gazi tarafından fethediliş tarihinden itibaren tesis edildiği düşünülmektedir.

Günümüzdeki şartlar sebebiyle Atıcılar semtini eskiden olduğu gibi Balıklı’ya kadar yeniden boşaltıp Ok Meydanı ve Spor Alanı yapmak veya yeniden toprağını kalburdan geçirmek mümkün değildir.

Ancak, Bursa’ya mal olmuş tarihi bir hakikatın yanlışlıklara kurban gitmesini önlemek ve yanlış bilinenlerin de düzeltilebilmesi için Bursa Büyükşehir Belediye Başkanımız Recep Altepe’den ve Valimiz İzzettin Küçük’ten bir ricada bulunmayı vazife sayıyorum.      

Yetkililerimiz Bursa Atıcılar semtinde uygun bir mahalde adı geçen ok menzillerini, baş taşlarını, Okçular Tekkesi’ni yeniden ihya ederlerse ve Bursa’daki okçulukla ilgili spor kulüplerini bu alanda birleştirirlerse Bursa okçuluk tarihi daha canlı olarak yaşamaya devam edecektir.

Ayrıca; Bursa’da okçularımız hem modern oklar ve yaylarla dünya olimpiyatlarına katılmalı; hem de geleneksel usullerle yapılan oklar ve yaylarla, kendi malzemelerimizle, kendi sporcularımızla, kendi kurallarımızla ve kendi ok meydanlarımızda oluşturacağımız Bursa okçuluğu dünyaya örnek olmalıdır.

Şu anda tarihimizde meşhur kemankeşlerimizin kırdığı rekorları değil kırmak, yanına yaklaşmak bile imkansız görünse de; kimbilir istikbalin Türk sporcuları çıkar da yeni rekorlara imza atarlar diyelim?

Teklif Yeşil Bursa Dergisi’nden, şartları değerlendirmek yetkililerimizden, gayret gençlerimizden, başarı yüce Allah’tan.

Faydalandığım kaynaklardan bazıları:

Atıf Kahraman, Cumhuriyete Kadar Türk Güreşi, Cilt 1, Kültür Bakanlığı Yayını, 1989

Kamil Kepecioğlu, Bursa Kütüğü, Cilt 1, Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayını, 2009

Murat Kavaklı, Bursa Bıçakçılığı Tarihi, İrfan Yayınları, 2. Baskı, 2016

Celil Bozkurt imzalı bir makale (İnternetten)

 [1] (İstanbul Üniversitesi, Merkez Kütüphanesi, Yazmalar Bölümü, Tezkire-i Rımat, No: 224, yk. 28 a,b, yazarı belli değil.) Atıf Kahraman, Cumhuriyete Kadar Türk Güreşi, C. 2, Sayfa 27-28

[2] (Kamil Kepeci,”Türklerde Spor”, Uludağ Türk’ün Dergisi,1935, sayı:3, s. 17) Atıf Kahraman, Cumhuriyete Kadar Türk Güreşi, C. 2, S.28

 

 
 
12 Şubat 2017 Pazar 17:11
 
 

(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
 
 
Röportajlar
Geri İleri
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
 
 
Anket
Bursa'nın marka değeri sizce hangisi?
Uludağ
Yeşil Türbe
Ulu Cami
Muradiye Külliyesi
Cumalıkızık
Kaplıcalar
Emir Sultan
Karagöz ile Hacivat
Kapalıçarşı ve Hanlar
Bursaspor
 
 
 
 
 
Arşiv
 
 
Kurumsal

İçerik

Haberler

Yerel Yönetim

Teknoloji

Yukarı Çık