Numan KARTAL

PLEVNE GAZİSİ TÜRKMEN KOCASI ÜMMET ÇAVUŞ

Numan KARTAL
 
 

‘93 Harbi’ni yaşmış olan Türkmen Kocası Ümmet Çavuş; Plevne gazisi olarak ‘abre dabre’ diyerek yaptığı yorucu bir yolculuğun sonunda memleketi Kocacık’a dönmüştü. Ayaktaş olarak yanında kimsecikler yoktu. Yenilgiye uğramış bir ordunun neferi olduğu için kendisini suçlu hissediyor; ‘Damkalı eşekten farkım yok’ diyordu içinden. Diğer yandan halkın karşısına nasıl çıkacağını düşünüyordu!. Köylüleri onu nasıl karşılardı, hakkında ne düşünürlerdi, biçiminde kurambalar yapa yapa kara gaylelere düşmüştü.

Sonra; ‘Savaşta bir baçtın, görevini yaptın’ sözleriyle kendini teselli etmeye çalışmıştı! ‘Ulok değildin, çalıştın çabaladın, Osman Paşa’nın kahraman sancaktarı oldun. Bunun övüncü sana yeter’ diyerek günlerce, aylarca kendini avutmaya çalışmıştı! Kahraman bir sancaktar olmanın övüncü, yenilgiyi tatmanın hüznü ile evine gelmişti!..

Yorgunluğunu gidermek umuduyla yattığı yatağında, bunları düşünürken uyuyakalmıştı. Kâbuslarla dolu gecenin al aydınlığında erkenden kalktı. Beyaz bulutlarla yer yer tüllenmiş mavi gökyüzünde, yıldızların halâ güneşin ışınları ile oynaştığını gördü. Çektiği çilelere aldırış etmeden, durumu ‘barcayleme’den gökyüzünde parlayan güneşe, o tanrısal güce doğru bakıp aykırarak ‘Günaydın’ dedi.

O an içi kıpırdadı, gençlik günleri usuna düştü. Uzayan düşleriyle, gönül ışınlarının birbirleriyle nasıl da oynaştığına takıldı aklı! ‘Hey gidi günler hey’ dedi. Düşsel, güzel günlerinin çok gerilerde kalmasına hayıflandı. ‘Oftika’larının tuttuğunu anlayıp sıkıldı.’Şavala şopala olmamak için ‘kendine gelmelisin, mantıklı düşünmelisin’ diye bir düşünce yeli geçti içinden. Kendi kendine ‘şuşkay’lendi, durup düşündü, sonra ‘boş ver’ dedi böyle şeylere. Avazı çıktığı kadar ‘evrene’ ‘ukay’ledi. Doğanın kanunu bu; gün gelir, güneşin de ömrü biter. Tıpkı canlılar gibi.. Bir insan gibi.. Sonra yalnızlığında ‘goliç’ insana dönersin. Çaresizlik elini kolunu bağlar. Deliler gibi içindeki ‘sen’le baş başa kalırsın. Tüm anıların ‘com’ eder, geçmişi gömersin. Hiçbir suçun yokken bile kendi kendine; ‘oh be koba yedin gençliğini’ diyerek, bir ‘payağın’ ördüğü ağa bürünme özlemi çekersin. Bazen yaşam yolunda küçük bir ‘piy’den su içmek, bazen da ‘soluka’ ile bir uzun hava tutturmak isteğinde olursun! Sonra; ‘ayordona’ beslendiğini, ‘güzel urbalarını güle güle gönet’ diyenlerin boynuna sarılma hayali kurarsın. Kimi kez önüne konanı beğenmez, ‘ektilik’ yaparsın. Kimi kez de önüne konanı beğenmezken, ‘ektilik’ düşünürken öbür yandan sıradan bir yurttaş gibi ‘dülkadan’ su içmeyi düşlersin!.

Karmaşık duygulanmaların içinde ‘kurambalarının’ sonu gelmez. Bir bakarsın, ‘bir evenkleri’giydin mi gençliğine geri döndüğünü sanırsın! Ardından ‘velensesini’ kaldırır, atına binersin. Koşan, koştukça coşan atına bu kez ‘dayan’ diyerek durması için buyruk verirsin. Sen ‘dayan’ dedikçe onun koştuğuna tanık olursun. O, senin ‘dayan’ sözcüğünü’ ‘dur, yavaşla’ anlamında kullandığını nereden bilsin! Böyle ardı arkası gelmeyen ‘kurambalardan’ sonra, ‘amma da dağıttım ha!’ Diyerek kendine gelmeye çalışırsın!

Türkmen Kocası Ümmet Çavuş, Yukarı Mahalle’de yer alan iki katlı evinin avlusuna açılan çift kanatlı koca portanın sağ yanında bulunan ve adına’ ıstronçe’ dediği taştan oyulma iskemlesinde oturur. Sabah sabah insanın iliklerine işleyen ayazın yanında, güneşin yaşama sevinci veren sıcaklığının keyfini çıkarmaya bakardı. Diğer yandan da gelip geçenlere gençlik ve savaş anılarını anlatarak mutluluğu yakalamaya çalışıyordu! O, ‘93 Harbi’ni anlatmaya, Kocacıklılar da dinlemeye bayılıyorlardı!. Sonu gelmeyen hayallere dalıp dalıp çıkıyordu!. Bu hemen hergün böyle oluyordu!..

Yaşadığı yüzyılın son günlerinden birinde, her zaman olduğu gibi bir sabah yine evinden çıktı. Bu kez portonun yan tarafında bulunan binek taşına oturdu. Savaşın etkisi miydi yoksa yaşamın yarattığı sıkıntılardan mı bilinmez, kendi kendine; ‘Ha öyle lepeş’ dedi. ‘Kaldın mi bu zor günlerinde yalnızlığınla başbaşa Koca Ümmet! ‘Pepeleşe’ dönecen. Olacan ‘kokaçka’ diye iç geçirdi. ‘Zaten de ‘lokaca’ batmış gibisin’ diye de için için söylendi.

O sırada yedi bin koyuna katran çalmış olan Adil Kâya oradan geçiyordu. Kâya yüksek sesle seslendi:

“Ümmet Çavuş!. Ümmet Çavuş!.. Sen savaşı gördün ama ben de; ‘dam isi dimisamları’ gördüm diye takıldı kendisine.

Ümmet Çavuş söylenenleri pek anlamışa benzemiyordu! Adil Kâya’ya:

“Udina et yemiş gibi ne ukaylarsın bre?” dedi.

Adil Kâya da:

“Bre deli bozuk. Asıl sen ne ukaylarsın? Savaştım, dersin ama payak arkasına saklandığını süylemezsin” diyerek Ümmet Çavuş’u kızdırmaya çalıştı.

Ümmet Çavuş, Adil Kâya’nın bu sözlerini duymazlıktan geldi. Aklı; ‘dam isi dimisam’a takılmıştı!. Ümmet Çavuş; ‘dam isi dimisama’ sözünü daha önce de duymuştu ama anlamını bilmiyordu! Ona:

“Gel bakayım Kâya” dedi.

Adil Kâya’yı dizinin dibine oturttu. Ona:

“Anlat bakalım niydir bu ‘dam isi dimisam?’ Şeytan mıdır, melek midir? Yoksam bir canavar mıdır bu dediğın?

Adil Kâya:

“İnsanları güldürmek ya da ayrete düşürmek için şaka olsun diye yapılan hareketler. Yani içine düştüğü komik durum, lokaçtır, battıy lepeştir, insanı öldüren da bir otalaçtır. Yerine göre yemiy, yapılan ‘nünülkadır’ ya da tenine batan kapina dikeni gibidir” deyince, Ümmet Çavuş “Yeter zırvaladığın artık Adil Kâya” diyerek ayağa fırladı. “senden alâ diken mi olur?” diyerek gerilmiş yüz hatlarıyla tepki verdi.

Adil Kâya gülümsedi. Bakışlarını Ümmet Çavuş’a doğru çevirdi.

“Şaka yaptım be arkadaş kızma” dedi. Seni kızdırmak güzel oluyor. Biraz seni dürteyim de eski günleri analım istedim. Anladın mı şimdi?

“Aslında ‘dam isi dimisam’ ölülerin cadı olarak ayaklanıp kalkmasıdır, anlayacağın hortlamasıdır. Toprağın kabul etmediği mevtanın, bir gölge gibi ayaklanıp doğrulmasidır. Sonra da evine dönüp her şeyi darmadağın etmesidir.

“Anlaşıldı” dedi Ümmet Çavuş. “Belki de taksiratı çok olanlar ‘cadı’ oluyordur! Allaım onlar gibilerini affetsin” diye duva etti.

Ümmet Çavuş ile Adil Kâya, aralarında hiçbir şey olmamış gibi derin bir sohbete koyuldular. Yaşadıkları ve duydukları ilginç olayları karşılıklı olarak birbirlerine anlattılar. Geçmişe yolculuğa çıktılar.. Ne de olsa üç yıldan beri oturup şöyle bir görüşüp tatlı tatlı konuşamamışlardı.

Bu konuşmada Adil Kâya; gözü gibi baktığı ‘Kaleşa’ koyinini, oğlu Liman’ın kesip de nasıl başkalarına yedirdiğini anlattı.. Ümmet Çavuş da; bir bayram namazında arkasına düşen Belo Kâya’nın apış arasından elini uzatıp takımlarını tutup ayağa kalkmasını nasıl engellediğini.. Cemaatin hakır hakır nasıl güldüğünü.. Bayram namazının nasıl bozulduğunu.. İmam dahil cemaatin yeniden abdest alıp yeniden namaza durduğunu, gülümseyerek uzun uzun anlattı..

Sohbet koyulaşmıştı ki; şaka yollu takılmaların yerini, savaşın acı gerçekleri aldı. Ümmet Çavuş savaş görmüş biri olarak, Plevne Müdafaası’nı, Osman paşa’yı anlatmaya koyuldu..

“Ahh Plevne!. Güzel Plevnem!..Tarihte bir destan ama yüreklerde onulmaz bir yara!. Diye söze başladı. Sonra;”Siz bilmezsiniz” dedi. “Bugar ‘Pleven’ der oraya. O pusto Plevne ki, Tuna’ya karışan küçük bir ırmağın yakınında kurulu, çanak gibi bir çukurun içinde. Suyu bir içim, havası içe çekim. Çevresindeki topraklar verimli. Kuzeyde Tuna’ya doğru olan kısımlar düz arazi. Sanki Ulu Tanrım burayı özenip de yaratmış!.

Bir güz vaktiydi, Ruslar’ın ve müttefikleri Romenler’in ve Bulgar milislerinin ansızın Plevney girdiği duyuldi. Önce didikodu sandık ama çok geçmeden işgalin gerçek olduğu anlaşıldı. Koca kâfir Romen topraklarından geçmişti Osmanlı toprağına. Askeri gücü bizden kat kat üstündü. Devlet şaşkın!. Osmanlı insanı şaşkın!. Padişaa desen Allaa emanet. Plevne düştü düşecek, dörtyüz yıllık Osmanlı toprağı elden gidecek. Zaten Balkanlar bulgur kazanı gibi kaynıyor!. Osman Paşa’nın kuvveti çok az. Toputopu düşmanın üçte biri kadar falan. Osman Paşa ordusunu üçe ayırdı.’Baş Tabya’ ‘Kara Tabya’ ve bir de ‘Griviçe Tabyası’. Baş Tabya ile Kara Tabya’yı kendisi idare ediyordu. Griviçe Tabyası’nın başına Gazi Edhem Paşa’yı kodi. Yalnız bu düzenlemenin Rus’u durdurmaya yetmeyeceğinin kendisi de farkındaydı. Yardım gelene kadar Rus ordusunu oyalayacak, zora sokacak yeni tedbirlere ihtiyaç vardı.

Osman Paşa baba adamdı. Büyük bir kumandardı. Rus’a öyle kolay pabuç bırakır mi? O büyük asker, er bi şeyin çaresini, planını düşünür!. Oyle de oldi. Askerlik dehasını kullandi. Tabyaların çevresine derin hendekler kazdırdi. Siperleri toprağın içine yapti. Düşman siperleri; dışarıda, toprağın üzerinde ararken, Osman Paşa ve askerleri bir anda görünmez olmuşlardi.

Arp her geçen gün biraz daha kızışıyordu. Kara Tabya’daki Türk siperlerine ücum eden düşman askeri, Türk siperlerine sekiz on metreye kadar yaklaşmıştı. Bitmek bilmeyen top tüfek sesleri arasında yer gök toz duman içinde kalmıştı. Gökten yağmur gibi mermi yağıyordu. Düşman topları adeta ölüm kusuyordu!. ‘Aman Allaaım cehenneme mi düştük ne!. Ne günah işledik de başımıza bu haller geldi?’ diye hayıflanıyorduk.

Nice yiğitlerin ellerinin, kollarının, bacaklarınin avalarda savrulduğuni gördü bu gözlerim. Askerlerin vurulup yaralanınca; ‘Yandım anaamm! Off!.’ diye bağırışları hiç aklımdan çıkmıyor. Bu gözler ne acılara şayit oldu bir bilsen!

Şahit sözünü söylediği anda gözleri yaşardı Ümmet Çavuş’un. Kendini tutamayıp hıçkıra hıçkıra ağladı.. Kendisinin yaşadığına şükretmek bile aklına gelmedi! Adil Kâya’nın cebinden çıkarıp verdiği mendille gözyaşlarını sildikten sonra konuşmasına devam etti.

Tipik Rumeli şivesiyle; “İnsan’ dedi “er bi şeye alışırmış biz da alıştık.Marebede can için, Alla için, millet için, devlet için savaşani da gördük, ianet edeni da. Canıni düşüneni da gördük, yiğitçe vuruşan kumandani da. Ama bana sorarsan, biz Plevne’yi açlıktan ve de sovuktan gaybettik. İç unutmam mermimiz bitti bitecek. Kumandaramız Osman Paşa Saray’a teligıraf çektirdi, acele cepane istedi.”

“Cuvabı geldi mi?” diye sordu Adil Kâya.

“Gelmesine geldi” dedi Ümmet Çavuş. Lakin mermiyi tüfeye sürüp tetiyi çekeriz ama meret patlamaz. Bir iki böyle.. Açan açtık sandıkları, birkaç merminin kafalarını çıkardık bir de ne görelim Kâyam, Allaaım seni inandırsın mermilerin içleri kül doli. Annayacağın murtadlar satılmış!. Bu da yetmedi kış bastırdi. Yeeceklerimiz bitti. Günde yüz direm ekmekle bir misir koçanı veriliyordu bize. İnan ki, asker misir koçanıni kaynatarak kaçamak yapardi. Böyle böyle karnımızi doyurmaya çalışıyorduk! Aç ayi oynar mi? Suuk avada yalınayak dolaşılır mi? Biz em açlıkla, em suukla em de duşmanla booşmak zorunda kalmıştık! Arbin sonuna doğri artık ecelimizin geldiyini düşünüyorduk! Bütün bunlara ramen.Türkçe bilen duşman askerleriyle karşılıklı olarak birbirimize laf atardık. Kısa yarenlikler ederdik. İç unutmam, bir gün kadıncağızın biri yuurt mayalamış, Osman Paşa yesin diye getirmişti. Osman Paşa dediğin büyük kumandar. Yiğit adam.. Baba adam.. Asker açken onun baazından geçer mi? Bir de duyduk ki; Osman Paşa yuurdi, çok zayiat viren ve açlıktan kırılan ‘Baş Tabya’ya göndermiş. Düşman askerleriyle bu tabyadaki Türk askerlerinin arasındaki mesafe sekiz on metre var yok. Adımı öğrenmiş olan bir düşman askeri, biraz da şakayla karışık karşımızdaki siperinden bize seslendi: ‘Ümmet Çavuş!. Ümmet Çavuş!.’ Önce susup ses vermedim. Kendi kendime bu kafir askeri benden ne ister? Diye düşünceye vardım. ‘Ses ver bre Koca Türko’ diye yeniden seslendi. Ben de; ‘Ne var be Koca Rusko? Diye sordum. Bana:

“Bizim ekmeemiz da var peksimetimiz da. Sizde de var mi?”

“Ne ekmiy!. Peksimet lafını desen ilk defa duyarım, Kâyam. Ne olduğuni bilmesem de; ‘Var var, diye cuvap verdim o Rus saldatına. İnanmadı kâfir, bana; ‘Madem öyle ben bizim prensimizin gönderdiyi peksimetleri size atacam. Sen da; ‘Padişaanızın yollaadiyi peksimetleri bana at da görelim bakalım nasılmış sizinkiler?’ dedi.

“Biz de atacak peksimet nerdee? Tepem atti. Aklima Osman Paşa’nın bizim ‘Baş Tabya’ya gönderdiyi yuurt geldi!.”

“Ey Ulahoğli!. Diye seslendim bu kez kendisine. “Bizde yalnız peksimet diyl, yuurt bilem var!. Diyip, yuurt bakırını uzun bir ipe bağlayıp, ipin ucunu da ince bir taşa dolayıp karşımızdaki düşman siperine doğri fırlattim ve ‘yakala’ diye bağırdım. Uzun süreder karnımız birazcık bayram edecekti ama olmadi. Kaşıklarımız ellerimizda kaldi. Arbin sonuna doğri, Ruslar Romenler’den daha çok yardım istedi. Onlara; ‘İristiyanlık mafoluyor koşun’ dedi.

“Kar, soğuk, açlık ve cepanesizlik Osman Paşa’nın elini koluni bağlamış idi. Artık tek bir kurtuluş ümidi kalmıştı, kuşatmayı yarıp çıkmaktan başka bir yol görünmüyordu!. Öyle de yapmaya karar verdi. Kumandarlarını toplayıp kararını açıkladi.

“Paşalarım!. Düşman hattını yarıp çıkmaya çalışacağız. Ya şehit ya da gazi olacağız Başka da çaremiz kalmadı. Tanrım bize ya zafer nasip etsin ya da yüce katına alsın. Gazanız mübarek olsun. Hakkım herkese helâldir. Paşalarımca da helâllik verilsin.”

“Kumandar erkânı o an gözyaşlarını tutamadılar. Birbirlerine sarılıp helâllik istediler. Helâlleşmenin ardından herkes birliğinin başına geçti. Bütün erlere Osman Paşa’nın emri bildirildi. Emir gereğince bir gece sabaha karşı ücuma geçildi. Osman Paşa’nın atı vurulunca yere yuvarlanıp yaralandı ve ordusuyla birlikte esir edildi. Şanlı Plevne Savunması’nda Osman Paşa yenilmişti ama başı dikti. Rus Çarı Aleksandr kendisini hürmetle karşılamıştır. O’nun yiğitliğine, kahramanlığına ve arpte gösterdiyi cesarete ayran olmuştu. O’nu bir savaş esiri gibi diyil, saygı duyulan bir değerli konuk olarak karşıladı. Kılıcını, nişanlarını, üniformasını üzerinde taşıma hakkına sahip olduğuni bildirdi. Önünde ürmetle eyildi.”

Ümmet Çavuş; kendisini hayranlıkla dinleyen Adil Kâya’nın yüzüne baktı. Adil Kâya:

“Ümmet Çavuş, desene bize de gururlanmak” kaldi.

Ümmet Çavuş da; “Öyle ya” diye kısık bir sesle cuvap verdi.

Kimbilir kaçıncı kez, kaç kişiye anlattığı öyküsünü bir başka gün bir başkasına, anlatmak ümidiyle hafifçe yerinden doğruldu ve yavaş adımlarla porto kapıdan içeri daldı.

Ahir ömründe, O’nun; başka övünülecek hiçbir şeyi yoktu. Bunu bilir bunu anlatırdı hep.

SÖZLÜK:

Abre debre         : Ha bre de bre.Yılmadan gayretle çalışmak, yürümek..

Ayaktaş               : Yoldaş

Ayordone            : Özel hazırlanmış yemek. Seçkin, özel yemek.

Barcavleme        : Aldırış etmemek. Umursamamak.

Binek taşı             : Eskiden ata kolayca binmek için, dış kapının yanına konulan taş.

Birevnek              : Bir örnek, takım.

Com etmek         : Yok etmek. Bir şeyin üstüne yatmak. Kaybetmek.

Dayandırmak      : Hareket halindeki bir şeyi durdurmak.

Dam isi dimisam : Ölülerin hortlayıp kalkması.

Dülka                   : Emzikli su testisi

Ektilik yapmak     : Yemek seçmek. Bu konuda titiz davranmak.

Gayle                   : Gaile

Galiç / goliç         : Kabuğu soyulmuş yumurta. Mecazi olarak çıplak, çırılçıplak. Soyulmuş soğana dönmek.

Gönet                   : Bir şeyi gösterip kullanarak eskitmek

Istronçe                : Taştan yapılma oturma, dinlenme, istirahat yeri

Kıpina / kapina   : Böğürtlen

Koba                    : Kaba, kof, boş. ‘Koba yedin gençliğini.’ (Gençliğini boşu boşuna geçirdin, harcadın.)

Kokaçka              : Kokmak, kokuşmak. Kokulu kadına dönmek.

Kumandar            : Kumandan

Kuramba              : Hayaller kurma, bir şeyi tasarlama.

Lepeş                  : Manda dışkısı. Mecazi olarak değirmi yüzlü, hantal, tembel.

Lokaç                  : Cıvık çamur. Mecazi anlamda çamur gibi cıvık olan kimse.

Mürted                : Casus, hain.

Münelka              : Gelincik çiçeği. Makedonya’nın bazı yörelerinde teleffuz farklılığı nedeniyle ‘nünelka / nünülka’da denmektedir.

Oftikalar            : Sıkıntılar, zorluklar

Otalaç                  : Zehir

Payak                  : Örümcek ağı. Bir şeyin arkası, görünmeyen gizli yer. Kuytu, siperli bir alan. Bir şeyi görünmez hale getiren payanda.

Pepeleş               : Dağınık, pis. Per perişan. Tertipsiz, düzensiz, karmakarışık, darmadağın yaşayan kişi.

Piy                      : Küçük su birikintisi

Porta                    : Bir evin avlusuna girilen koca kapı

Saldat                  : Rusça asker demektir

Soluka                : İçi boş kamış. Bundan yapılan flüt.

Sancaktar          : Askerde birliğinin sancağını taşıyan kimse

Şavala şopala     : Şaşkın ördeğe dönmek, ne yaptığını bilmemek.

Şukaylemek        : Kendi kendine söylenmek. Şikayet, sitem etmek. Şüpheye düşmek!

Tabya                  : Düşmana ateş edilen ağır silahların bulunduğu askeri alan

Udina                  : Ağızda eriyen taze, lezzetli, kemiksiz güzel et.

Ukaylemek        : Birine yüksek sesle bağırarak seslenmek. Ünlemek. Haykırmak.

Ulok                  : Felçli. İnmeli. İşe yaramaz biri.

Urba                    : Giysi, elbise

Velense              : Atın sırtına örtülen örtü.

 

 
 
12 Şubat 2017 Pazar 16:24
 
 

(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
 
 
Röportajlar
Geri İleri
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
 
 
Anket
Bursa'nın marka değeri sizce hangisi?
Uludağ
Yeşil Türbe
Ulu Cami
Muradiye Külliyesi
Cumalıkızık
Kaplıcalar
Emir Sultan
Karagöz ile Hacivat
Kapalıçarşı ve Hanlar
Bursaspor
 
 
 
 
 
 
Arşiv
 
 
Kurumsal

İçerik

Haberler

Yerel Yönetim

Teknoloji

Yukarı Çık