Alaaddin İSMAİLOĞLU

YUGOSLAVYA TÜRKLERİ, TİTO- STALİN, YÜCELCİ HAREKET VE SONRASI…

Alaaddin İSMAİLOĞLU
 
 

ZULÜM VE GÖÇ

Özet: Bu yazıda 1800’lerden sonra Balkanlarda gelişen olaylar, göç olgusu, göçler, SHS’nin kurulması, Türk- Müslüman halkın durumu, Yücel Teşkilatı, Tito-Stalin politikaları ve sonraki dönem.

Anahtar Kelimeler: Balkanlar, Balkan Göçleri, Yücel Teşkilatı, Tito-Stalin, Makedonya - Kosova Türkleri ve sorunları…

Fransız İhtilali’nden sonra gelişen milliyetçilik akımları ile bazı durumlarda Osmanlı mahalli idarecilerinin kötü yönetimlerinden; Sırp, Hırvat, Rum ve Bulgarlar cesaret alarak, Müslümanlara karşı büyük zulümler yapmışlardır. Sadece bunun sonucu 1806–1812 yılları arasında 200 bine yakın Müslüman, mürteci durumuna düşmüştür.

1877–1879 yılları arasında yaşanan dramatik olaylar ve bu olayları hazırlayan gelişmeler ile yaşanan toprak değişimleri, Balkanların etnik görünümünü baştan aşağı değiştirmiştir. Yaşanan olaylarda en fazla zarar görenler, büyük bir baskıya, zor koşullar içeren devletlerarası antlaşmalara ve güç kullanımına maruz kalan Müslümanlar olmuş ve bu insanlar geri dönüşü olmayan bir ayrılığa mahkum edilmişlerdir. Onların yüzyıllardır yaşadıkları bölgeler de, maddi-manevi izlerin silinmesi için planlanmış sistematik saldırılara ve yıkımlara uğramıştır.

Kültürel ve coğrafi anlamda uygulanamayan temizlik planları, soykırım ve göç ettirme yoluyla gerçekleştirilmiştir. Böylece 93 Harbi neticesinde 1,5 milyon Müslüman, Rumeli ve Anadolu’nun çeşitli yerlerine göç etmek zorunda kalmış, sürgün esnasında hayatını kaybeden ya da katledilen insan sayısı ise eski nüfusun yüzde 17’sine tekabül eden 261.937 kişi olmuştur.

Müslümanları kıyımdan geçirip, kalanları göç etmeye zorlayanların amacı, Balkanları Müslümanlardan arındırmaktı. Balkanlı Hıristiyanlar, Müslüman sığınmacıların geri dönememesi için ve kalmakta ısrar edenlerin dirençlerini kıracak politikalar izlediler. Bu politikalar içinde en etkili olanı, Müslümanların evlerinin yakılıp yıkılması, hayvanlarının ve yiyeceklerinin çalınması idi; bütün besi hayvanları çalınıp evleri tahrip edilince köylerde yaşayan Müslümanlar, göç etmek zorunda kalacaklardı. Gerek komitacılar, gerek düzenli ordu birlikleri, yıkım için kullanılan birer araçtılar. Asırlarca yaşadıkları topraklarda ne can güvenliği ne de başka tutunacak bir dalı kalmayan bu insanların çoğunluğunun, Anadolu’ya sığınmaktan başka çareleri yoktu.

İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee’nin Osmanlı kaynaklarına dayanarak verdiği bilgilere göre 1912–20 yılları arasında Türkiye’ye toplam 413.922 kişi göç etmiştir. 1923–33 yılları arasındaki dönemde ise mübadeleler neticesinde ve mülteci olarak gelenlerin sayısı 900 bini bulmaktaydı.

1923–33 yılları arasında Yugoslavya’dan içinde Kosovalı Arnavut ve Türklerin de bulunduğu 108.179 kişi Türkiye’ye serbest göçmen olarak gelirken, 1934–40 yılları arasında 5.894 kişi de iskanlı olarak gelmişti. 1934–49 yılları arasında 3.139 kişi yine serbest göçmen şeklinde gelerek Türkiye’ye yerleşmiştir.

Sırbistan için bütün 19. yüzyıl, Osmanlı’dan kopma çabaları ve zamanla kendi ulusal ve yerel devlet kurumlarının inşa edilmesinin gölgesinde geçmiştir. Tabii bu süreç boyunca, Müslümanlar üzerinde de akıl almaz sistematik bir vahşet uygulanmıştır.

Nitekim birinci ve ikinci Sırp ayaklanmalarının sonucu olarak 1804 yılında, “Belgrad Paşalığı” olarak bilinen Sırbistan topraklarında başlamış olan ayaklanmalar bütün şiddetiyle 1820’ye kadar devam etmiştir. Corce Petroviç-Karacorce’nin isyancıları sürekli olarak Müslümanlara saldırmış, malvarlıklarını talan etmiş ve cinayetler işlemiştir.

Örneğin, 8 Ocak 1807’de Sırpların Belgrad’ı ele geçirmesiyle, burada yaşayan yaklaşık 20 bin Boşnak ve diğer Müslümanlar içinden bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı Hıristiyanlaştırılmış, bir kısmı da sürgün edilmiştir. Karacorce’nin resmi biyografçısı Konstantin N. Nenadoviç, Belgrad’da yaşananlar hakkında şunları yazmıştır: “Türkler nerelerde yakalandıysa, kesildi. Ne yaralılar, ne kadınlar, ne de çocuklar affedildi”.

Mesela, Sırbistan da o döneme ışık tutacak ve olaylara örnek olsun diye ip ucu vermesi açısından, Ujitse de yaşayan ve daha sonra sürgün edilen Türklerin, rakamlarla o zaman nasıl ifade edildiğini görelim.

19. yüzyılın ilk yarısında Ujitse, Osmanlı’nın Sırbistan’daki en büyük yerleşim birimlerinden sadece biriydi. Balkanlardaki Müslümanların göçleri konusunda uzman olan Safet Bancoviç, Ujitse’nin o sıralarda “küçük İstanbul” olarak anıldığını belirtmektedir.

1772-1847 yılları arasında yaşamış olan ünlü Sırp yazar Yoakim Vuyiç’e göre, 1826 yılında Ujitse’de 1.200 Türk evi, 20 cami ve 80 Sırp evi bulunmaktaydı. 1889-1892 yılları arasında, Üsküp’te, Sırbistan konsolosu olarak görev yapmış olan Vladimir Kariç’e göre ise, 1844 yılında Ujitse’de 3.697 Türk ve 707 Sırp yaşamaktaydı.

Balkan Savaşlarına gelindiğinde, Ujitse gibi Sırbistan topraklarında bulunan daha nice şehir ve yüzlerce yerleşim yerinde çoğunlukta Türk ve Müslüman halk yaşamaktaydı. Fakat kısa zamanda bu şehir ve köylerde tek bir Türk’ün kalmadığına tanık oluyoruz.

Duruma gelince her geçen gün bir önceki günü aratmaktaydı. Olaylar çorap söküğü gibi başını almış gidiyordu. Müslüman halk büyük bir çaresizlik içindeydi. Olaylardan ders çıkarmayan birtakım Müslüman aydınlar daha geçlerde Hıristiyanların işini kolaylaştırıyordu. Bu nedenledir ki, Birinci ve İkinci Balkan Savaşları sürecinde yani, 1912-1913 yılları arasında bütün Balkan Müslümanları üzerinde trajik bir mezalim gerçekleştirilmiştir. Osmanlı’nın terk ettiği topraklarda kalan Müslümanlar, çaresiz ve yaşadıkları ülkelerdeki yöneticilerin insafına terkedilmiş bir durumda yaşamak zorunda kalmışlardır.

Justin McCarthy’nin verilerine göre, Balkan Savaşları öncesinde, Osmanlı’nın Avrupa’daki bölümlerinden alınmış topraklarda (Arnavutluk hariç), 2.315.293 Müslüman yaşamaktaydı. Balkan Savaşları sonrasında bu rakam yüzde 62 oranında eksilerek, 1.445.179’e inmiştir. Bu süreçte 632.408 kişi ölmüş, 812.771’i ise göç etmiştir. Diğer bazı çalışmalarda da McCarthy’nin istatistiklerine yakın sonuçlara ulaşılmıştır. Öldürülen, bu Müslümanların tek “suçu”, farklı isim taşımaları, farklı dil konuşmaları ve Tanrıya farklı bir şekilde dua etmeleri olmuştur.

Balkan Savaşları sonucunda topraklarını genişleten Sırplar, Birinci Balkan Savaşı esnasında Sancak, Kosova ve Makedonya’da yaşayan; Boşnak, Arnavut, Türk ve diğer Müslümanları sürekli katletmiştir. Örneğin, 1912’nin sonbaharında Kievskaya Mysl isimli gazeteye muhabirlik yapmak üzere Balkanlar’a gönderilen Rus Marksist teoriysen ve devrimci Lev Troçki’nin tanıklıkları, tüyler ürperticidir.

Troçki, Makedonya’da sivil Arnavut ve diğer Müslüman köylülerin, Çetnikler tarafından amansız ca öldürüldüklerini, etrafta başı kesik... Müslüman cesetlerin yattığını, Müslüman köylerinin yakıldığını, Müslümanlara ait değerli eşyaların sistematik bir şekilde yağmalandığını, Arnavutların evlerinden kapı ile pencerelerin bile sökülüp götürüldüğünü yazmıştır. Bir Sırp askerinin “Çok sayıda Arnavut öldürdüm, ancak üzerlerinde değerli bir şey bulamadım. Ancak bir genç Türk kadınını kestiğimde, üzerinden 10 altın lira çıktı” veya bir Sırp çavuşunun “Kosova’nın Ferzovik kentinde yaptığımız tek şey tavuk kızartmak ve Arnavutları öldürmektir” yönündeki konuşmaları, Müslümanlara yönelik bu mezalim dalgasının boyutlarına yeterli açıklık getirmekte ve yaşanılan vahşetin boyutunu en güzel bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Bu sürgünün, kaçışın ardından 1878 yılından sonra Makedonya; Sırbistan, Karadağ, Sancak, Kosova, Bosna-Hersek ve Bulgaristan’dan gelen Müslüman nüfusla dolup taşmıştı. Bazı tahminlere göre 1875-1881 yılları arasında bu kişilerin sayısı bir milyonu bulmaktaydı.

Troçki’nin de tanıklıklarından anlaşıldığı gibi, bu haldeki Makedonya, 1912-1913 yıllarında tam bir ateş altındaydı. Özellikle Yunan ve Bulgarların ele geçirdiği Ege Makedonya’sı topraklarında yaşayan Müslümanlar büyük bir mezalime uğramıştı. Bu mezalimle ilgili olarak, Amerikan basını şunları yazıyordu: “Yunanlıların Müslümanlar üzerinde gerçekleştirdiği suçlar ve vandallık, insan zihninin açıklayabileceği türden değildir”.

Gerçekten de Osmanlı’ya karşı savaş açan Balkanlar’daki ittifak güçlerinin duyurdukları başlangıçtaki hedefleri, kısa sürede Müslüman nüfusun katledilmesi ve mallarının talan edilmesi eylemine dönüşmüştür.

Şahsi kanaatime göre bu böyle olamazdı. Ama, ortada unutulan bir şey vardı. Ve bu aymazlık, aslına hıyanetlik, İttifak güçlerinin işine yaramaktaydı. Çünkü onların ittifak güçlerine çanak tutması gafletten başka bir şey değildi. Unutulmamalıdır ki onların gafleti yüzünden Müslüman halk, hiç kuşkusuz ittifak güçlerinden gördüğü zarar kadarını da bunlardan görmüştür. Ağır yara almış, Türk ve Müslüman halk bu zulüm karşısında şaşkına dönmüştü.

Herkesin malumu olduğu gibi, Balkanlar beş asır Osmanlı toprağıydı. Bu topraklarda asırlarca yaşayan halklar ne dillerinden, ne dinlerinden, ne örf adet ve geleneklerinden hiç bir şey kaybetmediler. Dini mabetleri zarar görmedi. Farklı dine veya ırka mensup oldukları için asla ve asla zülüm görmediler. İşte, büyük güçlerin devreye girmesi, araya nifakı sokması, özellikle dengelerin değişmesine neden olmakla da kalmadı, her şeyin temelden değişmesine neden oldu, böylece gayrimüslim tebaa aralarında anlaşarak Osmanlıyı (Müslüman halkı) bölgeden çıkarmak için kolları sıvadı. Gaddarca, hunharca... çocuk, kadın, yaşlı demeden Müslüman halkı öldürmeye, korku ve dehşet saçarak toprakları terk etmeye zorladılar. Katliamlar yaptılar, ırza geçtiler, malları yağmaladılar, mülklerine el koydular. Beş asır gördükleri insani muameleyi unutup gözleri dönmüş bir şekilde vahşice saldırılardan asla geri kalmadılar.

Evet, gayrimüslim halk o veya bu şekilde haklı veya haksız da olsa fırsat yakalamışken hedefine ulaşmak için Türklerden bir intikam alma yolunu seçmişlerdi. Lakin, tarihin sayfalarını karıştırırsak karşımıza Sırplardan, Makedonlardan, Bulgarlardan veya Yunanlılardan nerde ise hiçte geride kalmayan başka birileri de vardı. Onlar ki, asırlarca imparatorluğun en büyük nimetlerinden yararlanmış, dilleri dışında, dinleri, adetleri, gelenekleri vs. bir bütün olmuş, kız almış, kız vermişlerdi. Ya onlara ne demeli!?.. Türkleri asıl şaşırtan da onlar olmuştur.

Özellikle, haksız yere ve kendilerine de asıl büyük zararı veren, 1912 yılındaki birtakım Arnavut isyanları İmparatorluğun belini kırmış, adeta tutunacak dal bırakmamıştır. Onlar da Boşnaklar kadar İslam’a ve Türk kardeşlerine karşı sadık olsalar, belki de Balkanları yine kaybedecektik, fakat asla ve asla bu kadar kısa bir zamanda ve arkada bu kadar enkaz bırakarak o topraklardan çıkmayacaktık.

Uzağı göremeyen birtakım Arnavut aydınları, milliyetçiliği öne çıkararak birlik beraberliği bozdu. Nitekim hemen Balkan savaşlarının ardından işbirliği yaptıkları milletler tarafından, canlarından, mallarından oldular, kurtuluşu bir kez daha yine Türk kardeşlerinin yanında buldular.

 
 
12 Şubat 2017 Pazar 17:16
 
 

(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
 
 
Röportajlar
Geri İleri
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
 
 
Anket
Bursa'nın marka değeri sizce hangisi?
Uludağ
Yeşil Türbe
Ulu Cami
Muradiye Külliyesi
Cumalıkızık
Kaplıcalar
Emir Sultan
Karagöz ile Hacivat
Kapalıçarşı ve Hanlar
Bursaspor
 
 
 
 
 
Arşiv
 
 
Kurumsal

İçerik

Haberler

Yerel Yönetim

Teknoloji

Yukarı Çık